HAKİKAT ZAMANI: Zulmeden Düşünsün, Mazlum Konuşsun, İnsanlık Kendisiyle Yüzleşsin!
Ben bugün biraz düşündüm.
Öyle sıradan bir düşünce değil bu. İnsan denilen varlığın kurduğu düzeni, adalet diye önümüze koyduğu kuralları, hakikat diye anlattığı şeyleri ve bütün bunların arasında ezilen insanın sessiz çığlığını düşündüm.
Sonra kendime şu soruyu sordum:
Hakikat Allah'ın hakikatiyse, insanın kurduğu düzen Allah'ın hakikatine ne kadar yakındır?
Biz kimiz ki hakikatin sahibi olduğumuzu iddia edelim? Biz kimiz ki kendi koyduğumuz kuralları mutlak doğru kabul edelim? Biz kimiz ki bir insanın hakkını başka bir insanın kaleminden çıkan kanun maddelerine mahkûm edelim?
İnsan kanun yapar. Polis kurar. Savcı görevlendirir. Avukat yetiştirir. Mahkeme binaları inşa eder. Hâkimler kürsülere oturur. Dosyalar hazırlanır, deliller toplanır, kararlar verilir.
Bütün bunlar neden var?
Mazlum korunsun, zalim durdurulsun, insanlar birbirinin hakkını yemesin, güçlü olan güçsüzü ezmesin diye!
Peki, bir gün bu düzen kendi varlık sebebine ihanet ederse ne olacak?
Polis mazlumu korumak yerine zulmedenin gücünü koruyorsa ne olacak?
Avukat, haklıyı savunmak yerine parası olanın haksızlığını örtmek için maharetini kullanıyorsa ne olacak?
Savcı, gücü elinde tutanın karşısında susuyor, güçsüzün karşısında bütün ağırlığıyla konuşuyorsa ne olacak?
Mahkeme, hakikati aramak yerine makamların, paranın, ilişkilerin ve nüfuzun gölgesinde kalıyorsa ne olacak?
İşte ben tam burada duruyorum ve diyorum ki:
Bir düzen, zulmü engellemek için kurulmuşken zulmedenlere imkân sağlıyorsa, o düzenin kendisini de sorgulamak zorundayız.
Çünkü benim meselem polisle, avukatla, savcıyla veya hâkimle kavga etmek değil. Benim meselem, insanın adalet için kurduğu mekanizmaların adaletsizliğe hizmet edebilmesi ihtimalidir.
Ben görevini hakkıyla yapan polisi de bilirim, mazlumun hakkı için mücadele eden avukatı da bilirim, baskıya rağmen adaletten ayrılmayan savcıyı ve hâkimi de bilirim. Onların hakkını teslim ederim.
Ama hiçbir makamın, hiçbir ünvanın, hiçbir kanunun insanın vicdanından ve hakikat arayışından daha büyük bir dokunulmazlık zırhına dönüşmesini kabul edemem.
Çünkü kanunun varlığı başka şeydir, adaletin gerçekleşmesi başka şeydir.
Bir ülkede binlerce kanun bulunabilir. Fakat o kanunların gölgesinde bir mazlumun hakkı yeniyorsa, o mazlumun gözyaşı yalnızca bir kişinin değil, bütün düzenin vicdanına sorulmuş bir sorudur.
Ben bugün bu soruyu soruyorum.
Ve bu sorunun cevabını yalnızca mazlumdan değil, zalimin kendisinden de duymak istiyorum.
HAKİKAT ZAMANI GELİRSE NE OLUR?
Benim düşündüğüm hakikat zamanı, insanların birbirine yeni kanunlar dayattığı bir çağ değildir.
Benim düşündüğüm hakikat zamanı, insanın kendi yaptığı kuralları Allah'ın adaletinin önüne koyamadığı bir zamandır.
Öyle bir zaman düşünün ki insan, yaptığı her işin ardından yalnızca şu soruyu sormasın:
"Bu yaptığım kanuna uygun mu?"
Bir de şunu sorsun:
"Bu yaptığım hak mı? Bir insanın hakkına girdim mi? Gücümü kullanarak bir başkasını ezdim mi? Benim kazancımın içinde bir başkasının gözyaşı var mı?"
İşte benim için hakikat zamanı, bu ikinci sorunun insanın içine yerleştiği zamandır.
Çünkü bir insan yalnızca yakalanmaktan korktuğu için kötülük yapmıyorsa, onun kötülüğü engellenmiş olabilir ama içindeki zulüm anlayışı değişmiş değildir.
Polisin olmadığı yerde de adaleti koruyabiliyorsa, mahkemenin karşısına çıkmayacağını bilse de bir başkasının hakkına dokunmuyorsa, kendisini denetleyen kimse yokken de doğru davranabiliyorsa işte orada insanın vicdanı konuşmaya başlamıştır.
Benim hayalimdeki hakikat zamanı budur.
İnsanın yaptığı kötülüğü yalnızca cezasından korktuğu için terk etmediği, haksız kazancı yalnızca kaybetmekten korktuğu için bırakmadığı, mazluma yalnızca başına iş gelmesin diye iyi davranmadığı bir zaman…
İnsanın, kendisine kimse dokunamasa bile zulmetmemeyi seçtiği bir zaman!
Fakat burada önemli bir ayrım var.
Ben "Polisi, avukatı, savcıyı, mahkemeyi kaldıralım da herkes kendi hâline bırakılsın" derken, bunun gerçek hayatta mazlumu daha savunmasız bırakabileceğini de biliyorum. Kurumların ortadan kalkması, zalimin kendiliğinden duracağını garanti etmez. Hatta denetimsiz güç, zulmü daha da büyütebilir.
Benim asıl sorguladığım şey, bu kurumların varlığı değil; adaletin yalnızca kurumların varlığına indirgenmesidir.
Eğer insan, "Nasıl olsa kanun benim yanımda, nasıl olsa param var, nasıl olsa beni kimse durduramaz" diyebiliyorsa burada çok büyük bir ahlak meselesi vardır.
Benim aradığım düzen, mazlumun hakkını koruyan kurumlarla insanın içindeki adalet duygusunun birbirini tamamladığı düzendir.
Kanun zulmü engellesin. Vicdan zulmü daha başlamadan durdursun. Hesap sorulabilsin. Güçlü de güçsüz de aynı adalet ölçüsüne tabi olsun.
Ve insan şunu anlasın: Bir haksızlığı kanıtlayamamak, o haksızlığı haklı yapmaz. Bir suçun cezasız kalması, o suçu masum hâle getirmez.
İşte hakikat zamanı geldiğinde, insanın kendisini kandırmak için kullandığı bütün bahaneler birer birer anlamını yitirecek.
ŞİMDİ BIRAKALIM, ZULMEDENİN DİLİNDEN KONUŞALIM!
"Ben bugüne kadar neden rahat hareket ettim?
Çünkü arkamda bir güç vardı. Param vardı. Makamım vardı. İnsanlarla ilişkilerim vardı. Beni koruyacağını düşündüğüm bir düzen vardı.
Birine haksızlık yaptığımda önce kendime baktım: Beni kim durdurabilir?
Birinin hakkını yediğimde önce onun ne kadar güçlü olduğuna baktım. Benden hesap sorabilecek mi, soramayacak mı? Sesini duyurabilecek mi, duyuramayacak mı? Benimle mücadele edebilecek parası, zamanı ve imkânı var mı?
Ben hakkı ölçmedim. Gücü ölçtüm.
Karşımdaki insan haklı mı diye düşünmedim. Bana karşı koyabilecek mi diye düşündüm.
Çünkü içimde bir hesap vardı. Eğer güçlü bensem kazanacağımı, eğer karşımdaki güçsüzse onun sesini bastırabileceğimi zannettim.
Bazen kanunları düşündüm, bazen avukatları, bazen mahkemeleri. Kendi kendime, 'Ben bunu bir şekilde hallederim' dedim.
Peki ya bir gün bunların hiçbiri benim gücümü haklı çıkarmaya yetmezse?
Ya bir gün makamımın kapısı kapanırsa? Paramın beni kurtaramayacağını anlarsam? İnsanların alkışlarının, kurduğum ilişkilerin, kazandığım unvanların benim yaptığım haksızlığı ortadan kaldırmadığını görürsem?
O zaman ne yapacağım?
Karşımdaki insanın yıllarca çektiği acıyı hangi sözle sileceğim?
Elinden aldığım hakkı, 'Ben o zaman güçlüydüm' diyerek nasıl açıklayacağım?
Bir insanı susturduğum için kendimi haklı saydım. Peki, o insanın sustuğu yerde hakikat de mi sustu?
Bir mazlumun çaresizliğini kendi başarım sandım. Peki, onun çaresizliği benim haklılığım mıydı?
Ben bugüne kadar yakalanmamayı başarı sandım. Belki de asıl başarısızlığım, insan kalmayı ihmal etmemdi.
Şimdi düşünüyorum.
Eğer bana güven veren şey, yalnızca beni koruyan mekanizmalarsa, o mekanizmalar ortadan kalktığında ben kim olacağım?
İçimde adalet yoksa, beni adil yapacak olan yalnızca dışarıdaki korku mu?
Ben bir insanın hakkını, yalnızca başıma bir şey gelmesin diye mi koruyacağım?
Eğer öyleyse ben gerçekten adaletli miyim, yoksa sadece şartlar elvermediği için mi zulmedemiyorum?
Belki de ilk defa kendime şu soruyu sormalıyım:
Beni durduran şey ceza korkusu mu, yoksa karşımdaki insanın da benim kadar hak sahibi olduğunu anlayabilmem mi?
Çünkü bir gün gücümün arkasına saklanamadığımda, kendimle baş başa kalacağım.
İşte o gün, bugüne kadar susturduğum insanların sesini kendi içimde duymaktan korkuyorum.
Ve belki de ilk defa, bir mazlumun hakkını yemeden önce düşünmem gerektiğini anlıyorum."
Benim zulmedene duyurmak istediğim ses budur.
Sana hakaret etmek için değil, seni kendi gücünle yüzleştirmek için konuşuyorum.
Senin de bir annen, bir baban, bir evladın, bir ailen olabilir. Sen de bir gün haksızlığa uğrayabilirsin. Sen de bir kapıda bekletilebilir, sen de bir makamın karşısında çaresiz bırakılabilirsin.
Bugün senin güçlü olman, yarın da güçlü kalacağının garantisi değildir.
Ama mesele yalnızca gücün el değiştirmesi de değildir.
Mesele, sen güçlüyken de adaletli olabilmendir.
Çünkü bugün senin elinde olan imkân, yarın başka bir insanın eline geçebilir. Eğer adalet anlayışını yalnızca kendi çıkarına göre kurduysan, bir gün sen de kendi kurduğun anlayışın altında kalabilirsin.
Zulmetmeden önce düşün! Çünkü bir insanın çaresizliği, senin haklılığının delili değildir.
ŞİMDİ MAZLUMUN DİLİNDEN KONUŞALIM!
"Ben senden çok şey istemedim.
Beni benden daha güçlü olduğun için ezmemeni istedim.
Hakkım olanı istediğimde beni düşmanın gibi görmemenizi istedim.
Sesimi duyurabilmek için servet sahibi olmam gerekmemesini istedim.
Bir kapıya gittiğimde, karşımdaki insanın önce benim kim olduğuma, arkamda kimin bulunduğuna, ne kadar param olduğuna bakmamasını istedim.
Ben de insanım.
Benim de emeğim var. Benim de ailem var. Benim de çocuklarım var. Benim de geceleri başımı yastığa koyduğumda içimde taşıdığım dertlerim var.
Senin bir makamın olabilir. Benim olmayabilir.
Senin avukatların olabilir. Benim olmayabilir.
Senin yıllarca mücadele edebilecek imkânın olabilir. Benim bir davayı sürdürecek param bile olmayabilir.
Ama bütün bunlar senin hakkını benim hakkımdan daha değerli yapmaz.
Benim paramın az olması, benim sözümün değersiz olduğu anlamına gelmez.
Benim kendimi savunamamam, senin yaptığının doğru olduğu anlamına gelmez.
Benim korkmam, senin haklı olduğun anlamına gelmez.
Bazen konuşamadım. Çünkü ailemi düşündüm. Bazen sustum. Çünkü çocuklarımın geleceğinden korktum. Bazen hakkımı aramaktan vazgeçtim. Çünkü yıllarca mücadele etsem bile bir sonuç alamayacağımı düşündüm.
Siz benim susmamı kabul etmek sandınız.
Oysa ben bazen yalnızca yorulmuştum.
Siz benim geri çekilmemi yenilmek sandınız.
Oysa ben bazen çocuklarımın zarar görmemesi için geri çekilmiştim.
Siz benim sessizliğimi suçsuzluğunuzun kanıtı saydınız.
Oysa ben bazen hakkımı arayacak gücü kendimde bulamamıştım.
Şimdi size soruyorum:
Benim sesim çıkmadığında yaptığınız haksızlık ortadan mı kalktı?
Benim sizi mahkemeye verememem, hakkımı ortadan mı kaldırdı?
Benim paramın olmaması, sizin yaptığınızı doğru mu yaptı?
Benim korkularım, sizin vicdanınızı rahatlatmaya yeter mi?
Ben bugün yalnızca kendim için konuşmuyorum.
Hakkını arayamayan işçi için konuşuyorum.
Emeğinin karşılığını alamayan insan için konuşuyorum.
Güçlü birinin karşısında yalnız bırakılan aile için konuşuyorum.
Yıllarca uğraştığı hâlde derdini anlatamayan insan için konuşuyorum.
Haksızlığa uğradığında kendisini savunacak imkân bulamayan herkes için konuşuyorum.
Ben sizden intikam istemiyorum.
Ben de sizin gibi zulmetmek istemiyorum.
Benim istediğim, benim başıma gelenin başka bir insanın başına gelmemesi.
Benim istediğim, adaletin yalnızca güçlülerin ulaşabildiği bir imkân olmaması.
Benim istediğim, bir insanın hakkını korumak için önce zengin, nüfuzlu veya tanınmış olması gerekmemesi.
Benim istediğim, hakkımı aradığımda karşımdaki insanın kim olduğuna göre değil, neyin doğru olduğuna göre karar verilmesi.
Ve en çok da şunu istiyorum:
Bir gün bir insan benim hakkımı yediğinde, onu durdurmak için dünyanın bütün kapılarını çalmak zorunda kalmayayım.
O insan, karşısında güçsüz olduğum için değil, benim de bir insan olduğumu bildiği için dursun.
Beni cezalandırılma ihtimalim olmadığı için değil, bana haksızlık yapmanın yanlış olduğunu bildiği için incitmesin.
Benim sesim duyulmadığında bile hakkımın var olduğunu unutmasın.
Çünkü ben de insanım.
Ve benim hakkım da haktır."
Mazlumun dilinden anlatmak istediğim budur.
Mazlumun ihtiyacı, zalimin insafa gelmesini beklemekten ibaret olmamalıdır. Onun hakkını koruyacak güvenilir kurumlara, tarafsız yargıya, erişilebilir hukuka ve gerektiğinde zalimi durdurabilecek adil bir düzene ihtiyacı vardır.
Çünkü mazluma yalnızca sabretmesini söylemek, zalime karşı sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Mazlumun sabrı, zalimin izni değildir.
Mazlumun affı, herkesin adına verilmiş bir karar değildir.
Mazlumun sessizliği, zulmün meşruiyet belgesi değildir.
Adalet, mazlumun kendisini savunacak gücü olmadığı zaman da onun hakkını koruyabilmektir.
BENİM SORGULADIĞIM ŞEY: İNSANIN YAPTIĞI DÜZEN Mİ, YOKSA O DÜZENİN ARKASINA SAKLANAN İNSAN MI?
Şimdi tekrar kendi düşünceme dönüyorum.
Ben, insanın kurduğu bütün kurumlar yok olsun da dünya başıboş kalsın demek istemiyorum. Çünkü insanın içindeki kötülük ihtimali yalnızca kanunlarla ortadan kalkmadığı gibi, kanunlar ortadan kalkınca da ortadan kalkmaz.
Benim asıl itirazım, insanın kendi yaptığı düzeni sorgulanamaz hâle getirmesinedir.
Bir kanun, mazlumun hakkını korumak için vardır. O hâlde o kanunun uygulanışını da sorgulayabilmeliyiz.
Bir mahkeme, adaleti gerçekleştirmek için vardır. O hâlde mahkemenin verdiği her kararın adil olduğunu peşinen kabul etmemeliyiz.
Bir polis, insanların güvenliğini korumak için vardır. O hâlde polis gücünün de hukuka ve hesap verebilirliğe tabi olması gerektiğini söyleyebilmeliyiz.
Bir avukat, insanın haklarını savunmak için vardır. O hâlde mesleki becerinin hakikati örtmek için kullanılması ihtimalini de konuşabilmeliyiz.
Bunları konuşmak, adalete düşmanlık değildir.
Tam tersine, adaletin gerçekten var olmasını istemektir.
Benim Allah'ın hakikati dediğim şey de insanların kendi iddialarını ilahlaştırması değildir. Hiçbir insan kendi sözünü doğrudan Allah'ın hükmü ilan ederek başkasının hakkını çiğneyemez. İnsan yanılabilir, yanlış anlayabilir, kendi çıkarını hakikat sanabilir.
Bu yüzden insanın hem kendi yaptığı kanunları hem de kendi dinî yorumlarını vicdan, bilgi, adalet ve sorumluluk karşısında sınaması gerekir.
Benim için asıl tehlike, bir insanın "Ben haklıyım" demesi değil; kendisinin haksız olabileceğini düşünmeyi tamamen bırakmasıdır.
Çünkü insan kendisini sorgulamayı bıraktığında, yaptığı her kötülüğe bir gerekçe bulabilir.
Kimi makamını gerekçe gösterir.
Kimi parasını.
Kimi ailesini.
Kimi mensup olduğu topluluğu.
Kimi elindeki kanun maddesini.
Kimi de Allah'ın adını kendi çıkarına kalkan yapmaya kalkar.
Oysa bir insanın Allah'tan söz etmesi, onun otomatik olarak adil olduğu anlamına gelmez. Adalet iddiasının ölçüsü, yalnızca söylenen sözler değil, insana nasıl davranıldığıdır.
Ben bugün tam da bunu anlatmak istiyorum.
Hakikat, insanın kendi gücünü haklı çıkarmak için kullandığı bir kelime değildir. Hakikat, insanın kendi çıkarına aykırı düştüğünde bile yüzleşmek zorunda olduğu gerçektir.
HAKİKAT ZAMANI: ZULMEDENİN BAHANESİ KALMADIĞINDA
Bir zaman gelecek demiyorum; belki de bu yüzleşme bugün başlamalı.
İnsan, başkasına haksızlık yapmadan önce bir an durmalı.
"Ben bunu yapabiliyor muyum?" diye değil, "Bunu yapmaya hakkım var mı?" diye düşünmeli.
"Kim beni durdurabilir?" diye değil, "Ben neden bir başkasının hakkına girmeyi düşünüyorum?" diye sormalı.
"Bu işten nasıl kurtulurum?" diye değil, "Yaptığım haksızlığı nasıl telafi ederim?" diye düşünmeli.
İşte ben buna hakikat zamanının başlangıcı diyorum.
Öyle bir zaman ki insan, kanunun açıklarından yararlanmayı akıllılık zannetmesin.
Öyle bir zaman ki bir insanın hakkını yiyip ardından kendisini başarılı ilan etmesin.
Öyle bir zaman ki bir insanı susturmayı, onun iddiasını çürütmekle karıştırmasın.
Öyle bir zaman ki bir mazlumun elinden hakkını aldıktan sonra onun yoksulluğuyla alay etmesin.
Öyle bir zaman ki bir insanın kendisini savunamamasını kendi üstünlüğünün kanıtı saymasın.
Öyle bir zaman ki güç, adaletsizliğin aracı olmaktan çıksın ve adalet, gücü de sınırlandırabilsin.
Benim hayalimdeki hakikat zamanı budur.
Bu zamanda insanlar elbette yine kanunlara ihtiyaç duyacak. Yine polis olacak, avukat olacak, savcı olacak, mahkeme olacak. Fakat bunlar insanların birbirine karşı üstünlük kurmasının araçları değil, hakların korunmasının güvenceleri olacak.
Bir insan, karşısındakinin zayıflığını gördüğünde ondan yararlanmayı değil, hakkını korumayı düşünecek.
Bir yönetici, kendisini eleştiren kişiyi susturmayı değil, eleştirinin haklı olup olmadığını araştırmayı öğrenecek.
Bir işveren, işçinin çaresizliğini düşük ücretin bahanesi yapmayacak.
Bir aile büyüğü, kendisine duyulan saygıyı haksızlık yapma imtiyazına dönüştürmeyecek.
Bir zengin, parasının her kapıyı açabildiğini düşünerek adaleti satın alınabilecek bir şey sanmayacak.
Bir makam sahibi, kendisine verilen yetkinin başkalarının haklarını çiğneme izni olmadığını bilecek.
Ve bir mazlum, hakkını ararken yalnız olmadığını hissedecek.
İşte o zaman insanın yaptığı düzen ile hakikat arayışı birbirine yaklaşmaya başlayacak.
EY ZULMEDEN! SANA SON BİR SORUM VAR
Sen bir insanın hakkını yediğinde, o insanın senden daha güçsüz olduğunu biliyor olabilirsin.
Onun sana karşı koyamayacağını da biliyor olabilirsin.
Belki de bugüne kadar hep böyle davrandın. Önce kendine baktın, sonra karşındakine. Önce kendi çıkarını düşündün, sonra onun kaybını.
Ama bir gün durup düşünmeni istiyorum.
Seni bugün koruyan imkânlar olmasaydı, yine aynı şeyi yapar mıydın?
Yaptığın şeyin yanlış olduğunu bilsen ama bundan dolayı hiçbir ceza görmeyeceğinden emin olsan, yine de vazgeçer miydin?
Bir insanın hakkını yemenin sana kazandırdığı şey, onun kaybettiğinden daha mı değerli?
Bir ailenin huzurunu bozmak, bir insanın yıllarını tüketmek, bir çocuğun geleceğine gölge düşürmek, senin kazancına gerçekten değer mi?
Ve en önemlisi:
Bir gün kendi yaptığın şeyin yanlış olduğunu bütün açıklığıyla anladığında, kendine hangi bahaneyi anlatacaksın?
"Benim gücüm vardı" mı diyeceksin?
"Herkes böyle yapıyordu" mu diyeceksin?
"Kanun bana engel olmadı" mı diyeceksin?
"Kimse sesini çıkaramadı" mı diyeceksin?
Bunların hiçbiri, bir insana yaptığın haksızlığı kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Ben sana düşmanlık etmek istemiyorum. Ben, senin de kendini sorgulamanı istiyorum.
Çünkü senin içindeki zulüm duygusu değişmeden yalnızca şartların değişmesi, adaleti garanti etmez.
Bugün sen zalim olabilirsin, yarın zulme uğrayabilirsin. Fakat asıl mesele, rollerin değişmesi değil; zulmün hiçbir rolde kabul edilmemesidir.
Senin de hakkın korunmalı. Ama senin hakkının korunması, başkasının hakkını çiğneme özgürlüğü anlamına gelmemeli.
Sen de adalet istemelisin. Ama adaleti yalnızca kendin için istememelisin.
Sen de Allah'ın adaletinden söz etmelisin. Ama o sözü kendi çıkarının örtüsü hâline getirmemelisin.
Çünkü hakikat, yalnızca başkasına söylediğimiz sözlerde değil, kendi çıkarımızla karşı karşıya kaldığımızda yaptığımız tercihlerde de kendisini gösterir.
EY MAZLUM! SENİN SESSİZLİĞİN HAKİKATİN SONU DEĞİLDİR
Sen bugün hakkını arayamıyor olabilirsin.
Belki imkânın yoktur. Belki gücün tükenmiştir. Belki aileni korumaya çalışıyorsundur. Belki de uğradığın haksızlığı anlatacak kelimeleri bile bulamıyorsundur.
Ama senin kendini savunamaman, senin değersiz olduğun anlamına gelmez.
Bir insanın hakkı, başkalarının onu ne kadar ciddiye aldığına göre değişmez.
Senin sesin duyulmadığında gerçek ortadan kalkmaz.
Birileri senin iddianı dinlemiyor diye her şey bitmiş olmaz.
Elbette ben sana yalnızca sabret demeyeceğim. Hakkını araman için güvenilir insanlara, adil kurumlara ve hukuki imkânlara ulaşabilmen gerekir. Sana yapılan haksızlık karşısında yalnız bırakılmaman gerekir.
Fakat bir şeyi de unutma: Sana zulmedenin davranışları, senin insanlık değerini belirlemez.
Onun haksızlığı seni haksızlığa mecbur bırakmasın.
Onun kötülüğü, senin de kötü olman gerektiğine seni inandırmasın.
Çünkü adaletin istediği şey, mazlumun zalime dönüşmesi değil; zulmün durması ve hakkın sahibine verilmesidir.
Senin hakkın korunurken başkasının hakkı da korunmalı. Senin acın dinlenirken başkasının acısı da duyulmalı.
Benim istediğim dünya budur.
Hiç kimsenin yalnızca güçsüz olduğu için ezilmediği, hiç kimsenin yalnızca güçlü olduğu için haklı sayılmadığı bir dünya.
BENİM SÖZÜM: HAKİKAT ALLAH'INDIR, İNSAN İSE HESAP VERMELİDİR
Ben bugün kendi kendime düşündüm.
İnsan, kendisini koruyacak mekanizmaların arkasına saklanarak zulmedebiliyorsa, sorun yalnızca mekanizmalarda değildir. Sorun, insanın kendi gücünü hangi amaçla kullandığındadır.
Fakat insanın kötülük yapabileceğini bildiğimiz için onu denetimsiz bırakmak da çözüm değildir. Tam tersine, gücün sınırlandırılması, kurumların adil işlemesi, mazlumun korunması ve zalimin hesap verebilmesi gerekir.
Benim aradığım, adaleti ortadan kaldırmak değil, adalet iddiasının içini doldurmaktır.
Benim aradığım, mahkemesiz bir dünya değil; mahkemelerin de adalete tabi olduğu bir dünyadır.
Benim aradığım, polissiz bir dünya değil; polisin de hukuka bağlı olduğu bir dünyadır.
Benim aradığım, avukatsız bir dünya değil; hukuki imkânların yalnızca zenginlerin elinde olmadığı bir dünyadır.
Benim aradığım, insanın kurduğu her şeyi reddetmek değil; insanın yaptığı her şeyin sorgulanabilir olduğunu kabul etmektir.
Ve benim aradığım, insanların yalnızca cezadan korktukları için değil, bir başkasının hakkını çiğnemenin yanlış olduğunu anladıkları için adaletli davranmalarıdır.
Çünkü ben şuna inanıyorum: İnsan, kendi gücünü sorgulamayı öğrenmeden adil bir düzen kuramaz.
İnsan, kendi çıkarını hakikatin önüne koyduğu sürece en güzel kanunların arasında bile zulüm üretebilir.
İnsan, başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli görmediği sürece adaleti yalnızca bir kelime olarak taşıyabilir.
Ben Habib olarak bugün kendime de aynı soruyu soruyorum.
Ben güçsüz bir insanla karşılaştığımda nasıl davranıyorum?
Benim sözümün geçtiği yerde, başkasının sözüne de yer veriyor muyum?
Ben haklı olduğumu düşündüğümde bile kendimi sorgulayabiliyor muyum?
Ben bir insanın hakkını korurken, onun bana yakın olup olmadığına bakıyor muyum?
Çünkü hakikat yalnızca başkalarına yönelttiğim sorulardan ibaret olamaz. Ben de kendi sözlerimin, kararlarımın ve davranışlarımın hesabını vermeye hazır olmalıyım.
Hakikat iddiası taşıyan insan, önce kendi nefsini sorgulamayı göze almalıdır.
İşte benim hakikat zamanından anladığım budur.
Zulmeden düşünsün.
Mazlum hakkını arayabilsin.
Güçlü hesap verebilsin.
Zayıf korunabilsin.
Kanun adalete hizmet etsin.
Vicdan insanı daha kötülüğün eşiğindeyken durdursun.
Ve hiçbir insan, elindeki gücü başka bir insanın hakkından daha büyük görmesin.
Benim çağrım budur.
Ben dünyayı bir gecede değiştirebileceğimi iddia etmiyorum. Bütün insanların bir anda doğru yolu bulacağını da söylemiyorum.
Ama bir insanın bile kendi gücünü sorgulaması, bir mazlumun bile yalnız olmadığını hissetmesi, bir haksızlığın bile önlenmesi için bu soruları sormaya değer.
Çünkü hakikat, yalnızca büyük meydanlarda söylenen sözlerle değil, kimsenin görmediği yerde yapılan tercihlerle de ilgilidir.
Bir insanın hakkını yiyebilecekken yememek…
Gücün yettiği hâlde ezmemek…
Kimse seni denetlemiyorken de dürüst olmak…
Haksızlığa uğrayanın yanında, sana bir faydası olmasa bile durabilmek…
İşte bunlar, benim hayalini kurduğum hakikat zamanının gerçek başlangıçlarıdır.
Ey insan!
Bir gün seni koruyan makamlar değişebilir. Paranın gücü azalabilir. Dost bildiklerin uzaklaşabilir. Bugün arkasına saklandığın gerekçeler birer birer elinden alınabilir.
Ama bütün bunlardan önce kendine bir soru sor:
Ben, kimse beni durduramayacak olsa bile zulmetmemeyi seçebilecek miyim?
Eğer bu sorunun cevabını bugün verebilirsen, belki de hakikat zamanını beklemene gerek kalmayacak.
Çünkü hakikat zamanı, yalnızca dünyanın değiştiği gün değildir.
Hakikat zamanı, insanın kendi içindeki zulme dur dediği gün başlar.
Benim sözüm budur.
Hakikat Allah'ındır. Adalet insanın sorumluluğudur. Zulüm ise gücü elinde bulunduranın hakkı değil, insanlığın karşı durması gereken bir haksızlıktır.
Ve ben diyorum ki:
Zulmetmeden önce düşün. Mazlumu susturmadan önce dinle. Gücünü haklılığının delili sanmadan önce kendini sorgula.
Çünkü bir insanın hakkını korumak için önce onun güçlü olmasını bekliyorsak, bizim adalet anlayışımızda hâlâ çok büyük bir eksiklik var demektir.
Hakikat zamanı gelsin diye beklemeyelim.
Hakikate bugün, kendi davranışlarımızdan başlayalım.
— Habib Üstün
Yorumlar
Yorum Gönder