Melamî Hırkası ve Vicdan Aynası: Varlık Sınavında Rahmet, İrade ve Hakikat

 Bir aile meclisinde yaşanan, insan ruhunun en hassas teli olan anne-baba sevgisi ve evlat hasreti üzerinden sınandığımız bir süreci geride bıraktım. Bir enişte olarak, eşimin kardeşlerinin vicdanını kanatan bir duruma kayıtsız kalmamak; kutsal topraklardan, ümreden dönen anne ve babanın elini öpme hakkının engellenmesine karşı durmak adına bir adım attım. Muhatabım, kendisini "varlıktan soyunmuş" (vahdet anlayışına sahip) bir Melamî Mürşidi olarak tanımlayan Suat Efendi idi.

Amacım bir tartışma yaratmak değil; ilahi adaletin, insani vicdanın ve "sıla-i rahim" gibi dinin temel taşı olan bir hakkın tecellisine vesile olmaktı. Ancak verilen cevap ve sonrasında yaşananlar zihnimde ve gönlümde derin sorular açtı: Bir Melamî Mürşidi böyle bir durumda nasıl hareket etmeliydi? Nerede doğru, nerede eksik kaldı? Varlık iddiasında bulunmamak, yaşanan bir mağduriyete ve vicdan yarasına karşı tamamen "tarafsız ve soyut" kalmayı haklı çıkarır mı?

Bu soruların cevabını; hakikat, hikmet ve adalet terazisinde kendi dilimden şöyle kaleme alıyorum:

1. Meslek-i Resul ve İrade Meselesi: Mürşidin Doğru Teması

Melamîlik, özü itibarıyla gösterişten kaçınan, benliği (egoyu) yok sayan, insana hiçbir ilahi yetki atanmadan "hiçlik" makamında yürünmesini esas alan bir yoldur. Suat Efendi’nin cevabındaki şu cümle tasavvufi usul açısından teorik olarak doğrudur:

"Biz kimseye engel değiliz... Bu meslek-i resuldür. Kimse kimseyi irade edemez."

Burada Suat Efendi, bir cemaat otoritesi veya baskı mekanizması olmadığını, müritlerinin kişisel iradelerine ipotek koymadığını ifade ederek kendisini bir "tahakküm mercii" olmaktan soyutlamıştır. Hakiki anlamda tasavvuf, insanı köleleştiren değil, özgürleştiren bir yoldur. Bir mürşidin, müritlerinin yetişkin bireyler olduğunu ve kendi kararlarından sorumlu olduklarını belirtmesi, tarikat yapılarının sıklıkla düştüğü "müridin hayatını tamamen kontrol etme" tuzağına düşmediğini gösterir. Bu yönüyle Melamî neşvesine uygun bir tavır sergilemiştir.

2. Rahmet ve Rehberlik Eksikliği: Mürşidin Düşündüren Tarafı

Ancak hikmet ve adalet sadece teorik doğrulardan ibaret değildir; aynı zamanda rahmet, merhamet ve yol göstericiliktir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yolu ("Meslek-i Resul") denilen yol; sadece "ben karışmam" demekten ibaret değildir. Hz. Peygamber, küsleri barıştıran, sıla-i rahmi (aile bağlarını) koparanları şiddetle uyaran, nerede bir gönül kırıklığı varsa oraya merhametle koşan bir rahmet elçisiydi.

İşte Suat Efendi'nin duruşunda eksik kalan veya vicdanları yaralayan nokta burasıdır:

  • Sorumluluktan Kaçış ile Tarafsızlık Arasındaki İnce Çizgi: Eğer bir yapının içindeki sohbetler veya yanlış anlamalar, evlatların anne-babasından kopmasına neden oluyorsa; mürşid olan zatın sadece "Beni bu işlere alet etmeyin" demekle yetinmesi bir mürşid basiretiyle bağdaşmaz.
  • Irşadın Amacı Gönül Yapmaktır: Hakiki bir rehber, kendisine böylesi bir vicdan feryadı ulaştığında, "Ben kimsenin iradesine ipotek koymam ama Peygamberimizin ahlakı anne-babanın rızasını almayı emreder. Evlatlar gitsinler, ana-babalarının elini öpsünler, hayır dualarını alsınlar; sıla-i rahim dinin emridir" diyerek yapıcı ve birleştirici bir irşad cümlesi kurabilirdi.

Cevaptaki mesafeli ve kendini korumacı ton, Melamîlikteki "hiçlik" makamından ziyade, "benim başım ağrımasın" yaklaşımını andırmaktadır. Gönül yıkan değil, gönül yapan bir dil kullanılması hakikatin şanındandır.

3. Varlık Bindirmemek Ne Demektir?

Melamîlikte kendine varlık bindirmemek; sorumluluktan kaçmak değil, ego yapmadan Hakk'ın adaleti ve merhameti ile muamele etmektir.

Eğer bir insan "Ben yokum, varlık Hak'kındır" diyorsa, Hak'kın emri olan sıla-i rahmin (akrabalık bağlarının korunmasının) engellenmesine veya bu yöndeki algıya sessiz kalamaz. Kendi varlığını aradan çıkaran biri, ilahi sevginin ve adaletin tecellisine vesile olur. "Gidin konuşun" demek doğru bir yönlendirmedir; ancak bu yönlendirmenin arkasında bir birleştiricilik ruhunun olmaması, "varlıktan soyunma" iddiasının pratikte bir soğukluğa dönüştüğünü gösterir.

Sonuç ve Kendi Vicdanımın Hükmü

Günün sonunda ben bir enişte ve bir insan olarak üzerime düşen vicdani görevi yerine getirdim. Bir haksızlığa dikkat çektim, adaletin ve evlatlık hakkının yanında durdum.

Suat Efendi kendi meşrebince bir sınır çizdi ve "Ben engel değilim, muhataplarınızla çözün" diyerek aradan çekildi. Ben de bu duruş üzerine kendi sınırımı çizdim ve "Eyvallah, herkesin yolu açık olsun... Ben de bu duruma dahil olmak istemiyorum" diyerek konuyu sahibine, yani Yüce Allah’a havale ettim.

Bu tecrübeden çıkardığım nihai hakikat şudur: İster Melamî Mürşidi olsun ister sade bir kul; hiç kimse ilahi ilkelerin, anne-baba hakkının ve vicdan yasalarının üstünde değildir. İnsanların kendi aralarındaki ihtiraslar, yanlış anlamalar veya manevi yolculuk kisvesi altında sergiledikleri vefasızlıklar kendi vicdan sınavlarıdır.

Ben üzerime düşen uyarıyı ve çağrıyı yaptım. Hakikatin şahidi Allah'tır. Kim ne ekerse onu biçecektir. Zira ne sohbetler, ne makamlar, ne de unvanlar; ana-baba duası almamış, gönül kırmış bir ruhu hafifletmeye yeter. Herkes kendi iradesi ve vicdanıyla baş başadır; yol da O’nundur, hüküm de...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kör bir adama ışığın güzelliğini anlatamazsın; ona önce gözlerini açacak bir merhem gerekir."

Dörtyol’un Asi Oğlu Deliçay’ı Sakinleştirme ve Afetten Korunma Duası

BÜYÜK SOYUNMA: KANUNLARIN VE GÖLGELERİN ÖTESİNDE HAKİKAT