Zulmün Gölgesinde Yükselen Ses


 Ve dünya yine susacak…

Göklerin altında
bir halkın feryadı yükselecek.

Çocukların sesi…

Annelerin çığlığı…

Evlerini kaybedenlerin sessizliği…

Yıkılmış sokakların arasında
tozla karışan dualar…

Ve dünya,
bütün bunları görecek.

Ekranlar konuşacak.

Kürsüler konuşacak.

Devletler açıklamalar yapacak.

Kelimeler çoğalacak.

Ama acı,
kelimelerden daha büyük olacak.

Çünkü zulüm,
bir cümleyle sona ermeyecek.

Bir açıklamayla
bir çocuğun korkusu silinmeyecek.

Bir imzayla
yıkılmış bir ev yeniden kurulmayacak.

Ve insanlık,
yine aynı sorunun karşısında kalacak:

“Kim ayağa kalkacak?”


İşte o anda
Anadolu sessizliğini bozacak.

Ama bu kez
öfkeyle değil.

Kinle değil.

İntikamla hiç değil.

Adaletin sesiyle…

Çünkü Türk milletinin
tarih boyunca taşıdığı en ağır emanetlerden biri
güç değil yalnızca;

mazlumun yanında durma sorumluluğudur.

Ve o ses şöyle yükselecek:

“Bir çocuğun hayatı,
hangi bayrağın altında doğduğuna göre
değişmez.

Bir annenin gözyaşının
milliyeti yoktur.

Bir babanın evladını kaybetmesinin
sınırı yoktur.

Bir insanın hayatı,
siyasi hesaplardan daha değerlidir.”


Ve dünya şaşıracak.

Çünkü herkes
bir taraf seçmeye çalışırken,

Türk milleti
önce insanın tarafını
seçecek.

Mazlumun tarafını…

Yaşamanın tarafını…

Adaletin tarafını…

Ve diyecek:

“Hiçbir çocuk savaşın bedelini ödememeli.”

Bu söz,
bir meydanda yankılanacak.

Sonra başka bir ülkede…

Sonra başka bir şehirde…

Ve sonunda dünyanın dört bir yanında
aynı cümle duyulacak:

“Masumların hayatı pazarlık konusu değildir.”


Ben o gün
ellerimi Rahman'a açacağım.

“Ey Rahman…

Zulüm nerede olursa olsun
bize onu görebilecek gözler ver.

Mazlum kim olursa olsun
onun yanında durabilecek cesaret ver.

Bize öfkemizi adaletin önüne koymama sabrı ver.

Bize intikamın karanlığına düşmeden
hakkı savunma gücü ver.

Çünkü Sen,
zulmü sevmezsin.

Biz de zulme ortak olmayalım.”


Ve yardım konvoyları yola çıkacak.

Tırlar…

Doktorlar…

İlaçlar…

Gıda…

Çadırlar…

Çocuklar için ihtiyaçlar…

Ve dünyanın unuttuğu
insanlara ulaşmak için
uzun yollar aşılacak.

Çünkü bazen
bir milletin büyüklüğü
söylediği sözlerle değil,

ulaştırdığı ekmekle ölçülür.

Bir çocuğa ulaştırılan ilaç…

Bir aileye verilen çadır…

Bir yaralıya uzatılan el…

Bir annenin gözyaşını silen
sessiz bir yardım…

İşte gerçek güç budur.


Ama dünya,
Türk milletinden yalnızca yardım beklemeyecek.

Adalet isteyecek.

Diplomasi isteyecek.

Arabuluculuk isteyecek.

Çünkü savaşların sonsuza kadar
sürmesine izin verilirse,
zafer diye bir şey kalmaz.

Sadece daha fazla mezar kalır.

Bu yüzden Ankara'dan
sert ama ölçülü bir ses yükselecek:

“Silahların sustuğu,
insani yardımın kesintisiz ulaştığı,
sivillerin korunduğu,
kalıcı ve adil bir barışın kurulduğu
bir düzen kurulmalıdır.”

Ve bu söz,
yalnızca bir siyasi açıklama olmayacak.

Bir vicdan çağrısı olacak.


Çünkü mesele
bir halkın diğer halkı yenmesi değildir.

Mesele,
çocukların yeniden okula gidebilmesidir.

Mesele,
annelerin gece
bombardıman korkusuyla uyanmamasıdır.

Mesele,
bir babanın
ailesine güven içinde dönebilmesidir.

Mesele,
insanın kendi evinde
insan gibi yaşayabilmesidir.

Ve ben diyeceğim:

“Ey dünya…

Bir zafer arıyorsan,
çocukların öldüğü bir yerde
onu bulamazsın.

Bir güvenlik arıyorsan,
başkasının korkusu üzerine
onu kuramazsın.

Bir barış arıyorsan,
adaleti dışarıda bırakarak
ona ulaşamazsın.”


Ve yine gece olacak.

Televizyonların ışıkları sönecek.

İnsanlar telefonlarını bırakacak.

Ama dünyanın bir yerinde
bir anne çocuğunun başında
beklemeye devam edecek.

İşte ben
o annenin yanında olacağım.

Bedenimle ulaşamasam bile,
duamla…

Sesimle…

Vicdanımla…

Ve diyeceğim:

“Allah'ım…

Bu annenin yüreğine sabır ver.

Bu çocuğu koru.

Bu topraklarda yaşayan
bütün masumları koru.

Savaşın ateşini söndür.

Öfkeyi dindir.

Silahları sustur.

İnsanları birbirine düşman eden
ne varsa ortadan kaldır.

Ve adaleti,
barışın önüne açılan
bir yol eyle.”


Sonra bir başka dua edeceğim:

“Allah'ım…

Bizi zulme karşı çıkarken
başka bir zulmün sahibi yapma.

Bize hak verirken
haddi aşmayı nasip etme.

Bize güç verirken
merhameti elimizden alma.

Bize cesaret verirken
aklımızı kaybettirme.

Çünkü biz,
adaleti savunacaksak
önce adaletin ne olduğunu
unutmamalıyız.”


Ve o gün
Türk milletinin gerçek sınavı başlayacak.

Çünkü dünyanın öfkesini
üzerine çekmek kolaydır.

Asıl zor olan,
öfkenin içinde bile
aklı korumaktır.

Kızgınken doğruyu söylemek…

Acı içindeyken masumu ayırabilmek…

Haksızlığa karşı çıkarken
masum insanlara düşman olmamak…

İşte gerçek büyüklük burada ortaya çıkacak.

Ve dünya,
Türk milletinin yalnızca
gücünü değil,
ölçüsünü görecek.


Belki bir gün
silahlar gerçekten susacak.

Bir çocuk,
uzun zamandır ilk kez
pencereden korkmadan bakacak.

Bir okulun kapısı açılacak.

Bir hastanenin ışıkları yanacak.

Bir pazar yerinde insanlar
yeniden alışveriş yapacak.

Bir baba,
çocuğunun elinden tutup
sokağa çıkacak.

Ve o gün,
kimse “Kim kazandı?” diye sormayacak.

Çünkü gerçek kazanan,
hayatta kalan çocuklar olacak.

Gerçek zafer,
savaşın bitmesi olacak.

Gerçek güç,
barışı koruyabilmek olacak.


Ben o gün
yeniden ellerimi Rahman'a açacağım:

“Allah'ım…

Bize bu barışı koruyacak
akıl ver.

Bir daha aynı acılara
dönmemek için
hafıza ver.

Kin yerine adalet,
intikam yerine hukuk,
korku yerine güven,
ölüm yerine hayat
nasip et.

Ve bize şunu unutturma:

Bir milletin büyüklüğü,
başka bir milleti susturmasıyla değil;

mazlumun sesini duyurmasıyla ölçülür.


Ve dünya artık şunu anlayacak:

Türk milletinin önünde
tek bir yol yoktur.

Bir yol,
öfkenin yoludur.

Diğeri,
adaletin.

Bir yol,
intikamın yoludur.

Diğeri,
barışın.

Bir yol,
düşmanlığı büyütür.

Diğeri,
insanlığı.

Ve Türk milletinin
seçmesi gereken yol bellidir:

Hakikatin yolu.

Adaletin yolu.

Merhametin yolu.

Çünkü zulme karşı durmak,
başka bir zulüm kurmak değildir.

Mazlumu korumak,
başkasını yok saymak değildir.

Barış istemek,
adaletten vazgeçmek değildir.

Ve gerçek bir millet,
gücünü en çok
gücünü nasıl sınırladığında gösterir.


Sonra Anadolu'nun üzerinden
gece geçecek.

Minarelerden ezan yükselecek.

Bir başka yerde
kilise çanı çalacak.

Bir başka yerde
bir insan sessizce dua edecek.

Ve ben gökyüzüne bakacağım.

İnsanların farklı dillerde,
farklı şekillerde,
aynı şeyi istediğini göreceğim:

Yaşamak.

İşte o anda
anlayacağım.

Dünyanın ihtiyacı
bir milletin diğer bütün milletlerin üzerine çıkması değil.

Dünyanın ihtiyacı,
gücün adaletle birleşmesi.

Ve eğer Türk milleti
bu karanlık çağda
bir sorumluluk taşıyacaksa,

o sorumluluk
dünyaya hükmetmek değil;

zulmün karşısında insanlığın sesini yükseltmek olacaktır.

Ve ben yine
ellerimi Rahman'a açacağım:

“Allah'ım…

Gazze'deki masumları koru.

Savaşın ve zulmün vurduğu
her masumu koru.

Evlerini kaybedenlere yuva,
yakınlarını kaybedenlere sabır,
yaralılara şifa,
çocuklara güven ver.

Bize de
seyretmek yerine iyilik yapacak,
susmak yerine hakkı savunacak,
nefret yerine adaleti seçecek
bir kalp ver.

Ve bu dünyanın
bir daha çocukların ölümüyle
uyanmadığı bir sabaha
ulaşmasını nasip et.”

Sonra sessizlik olacak.

Ama bu kez
sessizlik korkutmayacak.

Çünkü gökyüzüne yükselen
tek bir dua bile
insana şunu hatırlatacak:

Zulüm sonsuz değildir.

Savaş sonsuz değildir.

Karanlık sonsuz değildir.

Ve insanlık,
adaleti yeniden hatırladığı gün…

Gece,
en sonunda
yerini sabaha bırakacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kör bir adama ışığın güzelliğini anlatamazsın; ona önce gözlerini açacak bir merhem gerekir."

Dörtyol’un Asi Oğlu Deliçay’ı Sakinleştirme ve Afetten Korunma Duası

Veri Güvenliğinin Kilit Taşları: MySQL Veritabanını Güvende Tutmanın Kurumsal ve Teknik Yolları