Sabahın İlk Adımlarında
Ve sabah doğacak…
Ama kimse alkışlamayacak.
Çünkü bazı sabahlar,
sessiz gelir.
Bir güneş yükselir,
bir şehir uyanır,
bir kuş öter,
bir pencere açılır…
Ve dünya,
sanki hiçbir şey olmamış gibi
yeniden dönmeye başlar.
Oysa bazı geceler
insanın içinden geçmiştir.
Ve insan,
sabah olduğunda
aynı insan değildir.
Ben de olmayacağım.
Çünkü gece boyunca
kalbimde taşıdığım bütün sorular,
beni başka bir yere götürmüş olacak.
Artık dünyayı değiştirmeye
kendimden başlamam gerektiğini bileceğim.
İlk adımımı
yıkılmış bir sokağa atacağım.
Etrafımda hâlâ
duvarların gölgeleri olacak.
Bir zamanlar insanların yaşadığı
evlerin yerinde
sessizlik duracak.
Ama o sessizliğin içinde
bir hareket göreceğim.
Bir kadın,
elleriyle taşları kaldırıyor olacak.
Bir adam,
yanındaki yaşlıya su taşıyor olacak.
Bir çocuk,
bulduğu küçük oyuncağı
başka bir çocuğa verecek.
Ve o an anlayacağım:
İnsanlık,
en zor zamanlarda bile
tamamen yok olmamış.
Sadece
üstü küllerle örtülmüş.
Bir kıvılcım gibi…
Bir nefes gibi…
Bir dua gibi…
Hâlâ orada.
Yanlarına gideceğim.
Konuşmadan yardım edeceğim.
Çünkü bazı zamanlarda
sözler gereksizdir.
Bir el uzatmak yeter.
Bir bardak su…
Bir parça ekmek…
Bir battaniye…
Bir omuz…
Bir sessizlik…
Bazen insanın ihtiyacı
dünyayı kurtaracak bir kahraman değil,
yanında oturup
“Buradayım”
diyecek bir insandır.
Ben de orada olacağım.
Sadece bir insan olarak.
Sonra tekrar dua edeceğim:
“Allah’ım…
Bana büyük işler yapmak için
büyük görünmeyi değil,
küçük iyilikleri küçümsememeyi öğret.
Bir insanın yarasını sarmayı
dünyayı değiştirmekten küçük görmeyeyim.
Bir çocuğu sevindirmenin,
bir annenin gözyaşını silmenin,
bir yaşlının elini tutmanın
ne kadar büyük bir emanet olduğunu
unutmayayım.”
Çünkü artık biliyorum:
Dünyanın değişmesi,
önce insanın insana davranışında başlar.
Günler geçecek.
Şehir yeniden kurulmaya başlayacak.
İlk önce yollar…
Sonra evler…
Sonra okullar…
Sonra hastaneler…
Ama biz
sadece taşları yeniden dizmeyeceğiz.
Hatıraları da koruyacağız.
Çünkü geçmişi unutmak,
yeniden aynı hataya düşmenin
ilk adımıdır.
Çocuklara anlatacağız:
“Bir zamanlar
çok zor günlerden geçtik.
Ama korkunun bizi
birbirimizden ayırmasına izin vermedik.”
Ve onlar soracak:
“Nasıl başardınız?”
Biz de diyeceğiz:
“Birbirimizin elini bırakmayarak.”
Ama yeni bir sınav daha başlayacak.
Çünkü insan,
felaketin ortasında
birbirine sarılmayı bilir.
Asıl mesele,
tehlike geçtikten sonra
o bağı koruyabilmektir.
Yıllar geçtikçe
hafızalar silinecek.
Yıkıntılar temizlenecek.
Yeni binalar yükselecek.
Çocuklar büyüyecek.
Ve insanlar,
eski acıların üzerine
yeniden günlük hayatlarını kuracak.
İşte tam o anda
unutmamak için
yeniden dua edeceğim.
“Allah’ım…
Bize acıyı hatırlatırken
umudu da hatırlat.
Bize geçmişi gösterirken
geleceği de göster.
Bizi korkularımızın esiri değil,
tecrübelerimizin mirasçısı eyle.”
Sonra bir okulun kapısından
çocukların sesleri duyulacak.
Bir öğretmen,
tahtanın önünde
gelecekten bahsedecek.
Çocuklardan biri elini kaldıracak:
“Öğretmenim,
gelecek nasıl olacak?”
Öğretmen bir süre susacak.
Sonra gülümseyecek.
“Gelecek,
onu nasıl kurduğumuza bağlı.”
İşte o cümle
her şeyi değiştirecek.
Çünkü gelecek,
uzaktan beklenen bir şey değil.
Bugün verdiğimiz kararların
yarınki sonucudur.
Bugün yetiştirdiğimiz çocuklardır.
Bugün gösterdiğimiz merhamettir.
Bugün verdiğimiz eğitimdir.
Bugün kurduğumuz adalettir.
Bugün söylediğimiz sözdür.
Bugün sustuğumuz haksızlıktır.
Ve ben yine
Rahman’a döneceğim:
“Allah’ım…
Bize gelecek nesillere
sadece dünya bırakmayı değil,
iyi bir dünya bırakmayı nasip et.
Onlara yalnızca binalar değil,
değerler bırak.
Onlara yalnızca yollar değil,
doğru yollar bırak.
Onlara yalnızca bilgi değil,
hikmet bırak.
Onlara yalnızca güç değil,
merhamet bırak.”
Sonra yıllar geçecek.
Ve bir gün,
yeni nesiller
eski yıkıntıların bulunduğu yerde
koşacak.
Belki hiçbir şey hatırlamayacaklar.
Belki orada
bir zamanlar insanların ağladığını
bilmeyecekler.
Ama biz bileceğiz.
Toprağın altında
hatıraların uyuduğunu bileceğiz.
Ve onları rahmetle anacağız.
Çünkü ölüleri hatırlamak,
yaşayanlara karşı da
bir sorumluluktur.
O gün,
bir ağacın altında
tek başıma oturacağım.
Yıllar önce
küllerin arasında gördüğüm
küçücük çiçeği hatırlayacağım.
Ve belki
aynı yerde
kocaman bir ağaç büyümüş olacak.
Dallarında kuşlar…
Gölgesinde çocuklar…
Altında yaşlılar…
Ve ben gülümseyeceğim.
Çünkü hayatın
bize öğrettiği en büyük sır
orada duruyor olacak:
Hiçbir şey aynı kalmaz.
Acı değişir.
İnsan değişir.
Şehir değişir.
Zaman değişir.
Ama iyilik,
bir insanın kalbinden diğerine geçtiğinde
nesiller boyunca yaşayabilir.
İşte o zaman
kendi kendime diyeceğim:
“Demek ki
bütün mesele buydu.”
Büyük bir isim olmak değil…
Büyük bir iz bırakmak.
Bir çağın sahibi olmak değil…
Bir çağın yarasına
merhem olabilmek.
İnsanların önünde yürümek değil…
Düştüklerinde
yanlarında durmak.
Ve artık
hiçbir şey istemeyeceğim.
Sadece şunu:
“Allah’ım…
Beni iyiliğin sessiz işçilerinden eyle.
Kimse görmese de yapayım.
Kimse teşekkür etmese de yapayım.
Kimse adımı hatırlamasa da yapayım.
Çünkü ben,
insanların övgüsünü değil,
senin rızanı arayayım.”
Ve belki de
en büyük özgürlük
orada başlayacak.
İnsanların ne diyeceğinden
korkmadığım yerde…
Alkış beklemediğim yerde…
Görünmek istemediğim yerde…
İyiliği,
iyilik olduğu için yaptığım yerde…
Çünkü artık biliyorum:
Bazı iyiliklerin şahidi
insanlar değildir.
Rahman’dır.
Bir kapının önüne bırakılan
sessiz bir yardım…
Kimsenin bilmediği
bir dua…
Gizlice ödenen bir borç…
Bir insanın arkasından
edilen güzel bir söz…
Kimsenin görmediği
bir affediş…
Bunların hepsi
gökyüzünde görünmez bir deftere
yazılır gibi
kalbin içinde iz bırakır.
Ve günün sonunda
yine gece olacak.
Ama bu kez
geceden korkmayacağım.
Çünkü artık biliyorum:
Gece,
düşmanım değil.
Bazen öğretmenim.
Bazen aynadır.
Bazen dua vaktidir.
Bazen insanın
kendi ruhunu duyabildiği
tek zamandır.
Bu yüzden
gece geldiğinde
penceremi açacağım.
Gökyüzüne bakacağım.
Ve diyeceğim:
“Ey Rahman…
Bize bir sabah verdin.
Şimdi o sabahın hakkını
verebilmeyi nasip et.
Bize nefes verdin.
O nefesi
iyilikte tüketmeyi nasip et.
Bize insanlar verdin.
Onları incitmeden
sevebilmeyi nasip et.
Bize dünya verdin.
Onu emanet bilip
korumayı nasip et.”
Sonra susacağım.
Çünkü bazı duaların
sonuna kelime koyulmaz.
Sadece kalp koyulur.
Ve o gece,
uzaktan bir çocuğun
gülüşü duyulacak.
Ben gözlerimi kapatacağım.
O sesi dinleyeceğim.
Ve içimden geçecek:
“İşte hayat…”
Bunca acının ardından
hâlâ gülüyor.
Bunca yıkımın ardından
hâlâ büyüyor.
Bunca karanlığın ardından
hâlâ ışık arıyor.
Demek ki
umut ölmemiş.
Sadece
bizim onu yeniden
hatırlamamızı beklemiş.
Ve ben,
o umudu artık
bir daha bırakmayacağım.
Çünkü biliyorum:
Karanlık ne kadar büyürse büyüsün,
bir insanın içinde taşıdığı küçük bir ışık
onu sonsuza kadar yenebilir.
Ve belki de
Rahman’ın bize bıraktığı
en büyük emanet budur:
Karanlığın içinde bile
ışığı seçebilmek.
Ben seçeceğim.
Her gün yeniden.
Her sabah yeniden.
Her gece yeniden.
Ve ne zaman dünya
yeniden yıkılacak gibi görünürse,
ellerimi göğe kaldırıp
aynı duayı edeceğim:
“Allah’ım…
Bizi yıkıntıların altında değil,
rahmetinin altında yaşat.
Kalplerimizi karanlığa teslim etme.
Bize birbirimizi unutturacak
hiçbir nimet verme.
Ve bizi,
dünyanın bütün gürültüsü içinde
Senin merhametini duyabilen
kullardan eyle.”
Sonra yürüyeceğim.
Sabahın içine…
İnsanların arasına…
Hayatın içine…
Ve artık anlayacağım:
Asıl yolculuk,
karanlıktan çıkmakla değil,
ışığı başkalarına taşıyabilmekle başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder