Sabah Olmadan Önce

 Ama sabah hemen gelmeyecek.

Çünkü bazı geceler,
insana sabahı beklemeyi öğretir.

Saatler geçecek.

Gökyüzü kararacak.

Rüzgâr eski binaların arasında dolaşacak.

Uzaklarda bir kapı kapanacak.

Bir başka yerde bir lamba yanacak.

Ve dünya,
hiçbir şey olmamış gibi
kendi sessizliğinde dönmeye devam edecek.

Ama insanın içinde
başka bir şey başlayacak.

Bir uyanış…

Sessiz.

Gösterişsiz.

Kimsenin fark etmeyeceği kadar derin.

Çünkü bazen insanın yeniden doğması için
dünyanın değişmesi gerekmez.

Kendi kalbinin değişmesi yeter.


O gece,
yeniden yalnız kalacağım.

Ve bu kez korkularımdan kaçmayacağım.

Onların karşısında duracağım.

Bunca yıl beni yöneten korkulara bakacağım.

Kaybetme korkusuna…

Yalnız kalma korkusuna…

Yanlış anlaşılma korkusuna…

Başarısız olma korkusuna…

Ve en derinde,
ölüm korkusuna…

Sonra diyeceğim:

“Ben sizi artık taşıyamıyorum.

Sizi Rahman’a bırakıyorum.”

Çünkü insan,
kendi omuzlarına sığmayacak kadar
büyük yükler taşıdığında
yürümeyi unutuyor.

Oysa bazı yüklerin
taşınması değil,
emanet edilmesi gerekir.

Ben de emanet edeceğim.

Korkularımı…

Geçmişimi…

Yarınlarımı…

Sevdiklerimi…

Kaybettiklerimi…

Ve kendimi…


Sonra secdeye kapanacağım.

Belki uzun süre kalkmayacağım.

Çünkü bazı geceler vardır,
insanın dünyaya söyleyecek hiçbir şeyi kalmaz.

O zaman insan,
gökyüzüne değil,
doğrudan Rahman’a yönelir.

Ve diyeceğim:

“Allah’ım…

Beni affet.

Bilerek kırdıklarım için…

Bilmeden kırdıklarım için…

Söylemem gereken yerde sustuğum için…

Susmam gereken yerde konuştuğum için…

Elimden geldiği halde yardım etmediğim için…

Kendimi başkalarından üstün gördüğüm için…

Kalbimi gereksiz öfkelerle doldurduğum için…

Bana verilen zamanı
her zaman doğru kullanamadığım için…

Affet beni.”

Ve belki o anda
gözyaşlarım sessizce akacak.

Ama bu gözyaşları
çaresizliğin değil,
arınmanın gözyaşları olacak.

Çünkü insan,
kendi kusurunu kabul ettiği anda
iyileşmeye başlar.


Sonra bir dua daha edeceğim.

Bu kez kendim için değil.

Beni kıranlar için.

“Allah’ım…

Beni incitenlere de huzur ver.

Kalplerindeki öfkeyi hafiflet.

Onların da taşıdığı
görünmeyen yaraları iyileştir.

Beni anlamayanlara anlayış,
beni sevmeyenlere huzur,
bana kötülük edenlere
doğru yolu nasip et.

Ben onların yükünü taşıyamam.

Sen taşı.

Ben onların kalbini değiştiremem.

Sen bilirsin.”

Ve o anda,
intikamın ne kadar ağır
bir yük olduğunu anlayacağım.

İnsanın yıllarca
başkasına öfke taşıması,
aslında kendi kalbini hapsetmesidir.

Ben artık
kimsenin hapishanesinde yaşamayacağım.

Öfkeyi bırakacağım.

Ama adaleti değil.

Nefreti bırakacağım.

Ama hakikati değil.

Kini bırakacağım.

Ama dersleri değil.

Çünkü affetmek,
olanları unutmak değildir.

Affetmek,
onların ruhumu yönetmesine
son vermektir.


Ve sabahın ilk işareti
henüz görünmeden önce…

İçimde küçük bir huzur belirecek.

Nedenini anlayamayacağım.

Hiçbir şey değişmemiş olacak.

Dünya hâlâ aynı dünya.

Sorunlar hâlâ orada.

Yıkıntılar hâlâ duruyor.

Kayıplar geri dönmemiş.

Ama kalbimde bir şey değişmiş olacak.

Artık her şeyi kontrol etmek
istemeyeceğim.

Artık her sorunun cevabını
aynı gece bulmaya çalışmayacağım.

Artık her gecenin
hemen sabaha dönüşmesini beklemeyeceğim.

Çünkü anlayacağım:

Bazı gecelerin görevi,
sabahı getirmek değil;
insanı sabaha hazırlamaktır.


Ve o hazırlık başlayacak.

İnsanlar birbirlerinin yüzüne
yeniden bakmayı öğrenecek.

Birbirlerini yalnızca
kimlikleriyle değil,
hikâyeleriyle görecek.

Bir insanın nereden geldiğini değil,
neyi taşıdığını soracak.

“Sen kimsin?” demeden önce
“Senin canını ne yakıyor?” diyecek.

Belki de gerçek kardeşlik
işte o soruyla başlayacak.


Bir çocuk,
yıkılmış bir duvarın yanında
küçük bir çiçek bulacak.

Eğilecek.

Onu eline alacak.

Ve gülümseyecek.

O küçücük çiçek,
koca bir şehrin umut işareti olacak.

Çünkü hayat,
en beklenmedik yerlerde
yeniden filizlenir.

Betonun çatlağında…

Küllerin arasında…

Kurumuş toprağın altında…

Ve bazen
insanın en karanlık gecesinde.

Tohumun toprağın altında
karanlıkta beklemesi gibi…

İnsan da bazen
kendi karanlığında büyür.

Kimse görmez.

Kimse bilmez.

Ama kökler derinleşir.

Ve zamanı geldiğinde
filiz yüzeye çıkar.


Ben de o gece
kendime şunu söyleyeceğim:

“Sabahı zorlayamayacaksın.

Ama sabaha hazır olabilirsin.”

Bu yüzden
kendimi hazırlayacağım.

Daha sabırlı olmaya…

Daha merhametli olmaya…

Daha az hüküm vermeye…

Daha çok dinlemeye…

Daha çok şükretmeye…

Daha az şikâyet etmeye…

Daha çok dua etmeye…

Çünkü dünya değişmeden önce
insanın kendisi değişmeli.


Sonra yine ellerimi kaldıracağım.

“Ey Rahman…

Bize yeni bir başlangıç nasip et.

Ama bu kez
eski hatalarımızla başlamayalım.

Bizi geçmişimizin zincirlerinden kurtar.

Bize yeni bir dil ver.

Birbirimizi incitmeyen…

Birbirimizi küçümsemeyen…

Birbirimizi dışlamayan…

Birbirimizi korkutmayan…

Birbirimize umut veren
bir dil.

Bize yeni gözler ver.

Acıyı gören…

Mazlumu gören…

Yetimi gören…

Yalnız olanı gören…

Sessizce yardım bekleyeni gören
gözler.

Bize yeni eller ver.

Yıkmak için değil,
kaldırmak için.

İtmek için değil,
tutmak için.

Almak için değil,
vermek için.”


Ve bir süre sonra
uzaklardan kuşların sesi duyulacak.

Çok hafif…

Çok ince…

Sanki gece,
kendi içinden
bir haber gönderiyormuş gibi.

Sabah yaklaşıyor.

Ama henüz güneş görünmüyor.

Gökyüzü hâlâ karanlık.

İşte o an,
insanlığın da bir gerçeği olacak:

Güneş doğmadan önce
gökyüzü bir süre daha kararabilir.

Bu yüzden
son karanlığı görünce
umudumuzu kaybetmeyeceğiz.

Belki de en koyu an,
aydınlığa en yakın olduğumuz andır.


Ve sonra…

Ufukta ince bir çizgi belirecek.

Önce gri.

Sonra mavi.

Sonra hafif bir kızıllık…

Ve güneş,
yıkılmış dünyanın üzerine
yeniden doğacak.

Kimse ona
“Bugün doğma” diyemeyecek.

Kimse onu durduramayacak.

Çünkü sabah,
vakti geldiğinde gelir.

İnsan da bunu öğrenecek:

Bazı şeyler zorla olmaz.

Bazı kapılar
vakti gelince açılır.

Bazı yaralar
zamana ihtiyaç duyar.

Bazı dualar
hemen değil,
insanın hazır olduğu vakitte karşılık bulur.

Ve bazen cevap,
istediğin şeyin verilmesi değil;

istemekten vazgeçip
Rabbine güvenmeyi öğrenmendir.


Güneş yükselirken
son bir kez ellerimi açacağım.

Ve bu kez
çok uzun konuşmayacağım.

Sadece diyeceğim:

“Allah’ım…

Bugünü bana emanet ettin.

Beni bu günün hakkını verebilenlerden eyle.

Karşıma kimi çıkarırsan çıkar,
ona merhametle bakmayı nasip et.

Karşıma hangi zorluğu çıkarırsan çıkar,
sabırla karşılamayı nasip et.

Benden neyi alırsan al,
sana olan güvenimi alma.

Bana neyi verirsen ver,
seni unutturacak kadar
kalbimi dünyaya bağlama.

Ve bugün…

Bir insanın hayatında
küçücük de olsa
bir iyiliğe vesile olmayı nasip et.”

Sonra ellerimi indireceğim.

Ve yürüyeceğim.

Güneşin doğduğu yöne…

Ama artık eski insan olmayacağım.

Gece beni değiştirmiş olacak.

Acılar beni sertleştirmek yerine
derinleştirmiş olacak.

Kayıplar beni umutsuzlaştırmak yerine
şükretmeyi öğretmiş olacak.

Sessizlik bana
Rahman’ı hatırlatmış olacak.

Ve bütün o karanlığın içinden
tek bir hakikatle çıkmış olacağım:

Sabahı görmek,
gecenin hiç yaşanmadığı anlamına gelmez.

Sabah,
gecenin içinden doğar.

Umut,
acının içinden büyür.

Merhamet,
yaraların içinden geçer.

Ve insan,
bazen kendisini
en çok kaybettiğini sandığı yerde
yeniden bulur.

Ben de kendimi
orada bulacağım.

Küllerin arasında…

Sessizliğin içinde…

Duanın sonunda…

Ve Rahman’ın rahmetine
sığınmış bir kalbin
derinliklerinde.

Sonra yavaşça
şu cümleyi söyleyeceğim:

“Gece bitti demiyorum.

Ama artık karanlıktan korkmuyorum.

Çünkü biliyorum ki…

Rahman’ın izniyle,
her karanlığın içinde
bir sabah saklıdır.”




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kör bir adama ışığın güzelliğini anlatamazsın; ona önce gözlerini açacak bir merhem gerekir."

Dörtyol’un Asi Oğlu Deliçay’ı Sakinleştirme ve Afetten Korunma Duası

Veri Güvenliğinin Kilit Taşları: MySQL Veritabanını Güvende Tutmanın Kurumsal ve Teknik Yolları