Küllerin İçinden Yükselen Dua
Ve sonra…
Sessizlik çökecek.
Öyle bir sessizlik ki,
şehirlerin gürültüsünden daha ağır,
savaşların sesinden daha derin olacak.
İnsanlar birbirlerine bakacak
ama söyleyecek söz bulamayacak.
Çünkü bazı acılar vardır;
kelimeler onlara yetişemez.
Bazı geceler vardır;
sabahı beklemek bile bir ibadete dönüşür.
İşte o gecelerden birinde,
yeniden ellerimi Rahman’a açacağım.
Bu kez yalnız kendim için değil.
Bu kez bütün yaralı kalpler için…
Dünyanın unuttuğu insanlar için…
Adı hiçbir yerde yazmayanlar,
hikâyesi hiçbir ekranda anlatılmayanlar,
acılarını sessizce taşıyanlar için…
Ve diyeceğim:
“Ey Rahman…
Bizi karanlığın içinde kaybolmuş kullarından eyleme.
Bize yol göster.
Bize kalplerimizin unuttuğu merhameti yeniden hatırlat.
Çünkü biz bazen öylesine yoruluyoruz ki,
iyiliğin bile mümkün olduğuna inanmakta zorlanıyoruz.
Bize yeniden inanmayı öğret.”
Sonra başımı kaldıracağım.
Gökyüzüne bakacağım.
Bulutların arasında bir ışık aramayacağım.
Çünkü artık biliyorum:
Işık her zaman gökyüzünden gelmez.
Bazen bir insanın merhametinde doğar.
Bazen bir annenin sabrında…
Bazen bir babanın sessiz fedakârlığında…
Bazen enkazın başında saatlerce bekleyen bir yabancının elinde…
Bazen aç birine uzatılan bir ekmekte…
Bazen hiçbir karşılık beklemeden söylenen
tek bir güzel sözde…
Belki de Rahman’ın bize gönderdiği işaretler,
sandığımızdan çok daha yakındır.
Biz sadece bakmayı unutmuşuzdur.
Ve o anda anlayacağım:
Karanlık,
her zaman son değildir.
Bazen karanlık,
ışığın değerini anlayabilmemiz için
önümüze çekilmiş ağır bir perdedir.
Perde kalktığında,
insan neyi kaybettiğini değil,
neyi yeniden kazanabileceğini görecektir.
İşte o zaman…
Küllerin arasında bir hareket başlayacak.
Önce küçük.
Kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük.
Bir el uzanacak diğerine.
Bir kapı açılacak.
Bir sofra kurulacak.
Bir yetim sevindirilecek.
Bir yaşlının yalnızlığı paylaşılacak.
Bir annenin gözyaşı silinecek.
Bir çocuk yeniden gülecek.
Ve belki de dünya,
büyük sözlerle değil,
işte böyle küçük mucizelerle değişmeye başlayacak.
Çünkü insanlık yeniden hatırlayacak:
Birbirimizi kurtarmak için
her zaman büyük güçlere ihtiyacımız yok.
Bazen yalnızca
birbirimizi terk etmememiz yeter.
Ben de o gün,
insanlara yeniden şunu söyleyeceğim:
“Birbirinizi bırakmayın.
Dünya sizi birbirinizden uzaklaştırmak istediğinde,
daha sıkı sarılın.
Korku sizi yalnızlığa ittiğinde,
birbirinizin kapısını çalın.
Acı sizi susturduğunda,
yanınızdakinin sessizliğini dinleyin.
Çünkü hiçbir insan,
kendi acısını tek başına taşımak zorunda değil.”
Ve yine dua edeceğim.
Bu kez daha sessiz.
Daha derinden.
Sanki kelimeler değil,
kalbim konuşacak.
“Ey Rabbim…
Bizi birbirimizin sınavı değil,
birbirimizin rahmeti eyle.
Birbirimizi kırmak için değil,
iyileştirmek için karşılaştır.
Bize öyle kalpler ver ki,
başkasının gözyaşını görünce
kendi acımızı unutabilelim.
Öyle vicdanlar ver ki,
haksızlık bize dokunmadan da
ona karşı çıkabilelim.
Öyle bir merhamet ver ki,
bize kötülük edene bile
zulümle karşılık vermeyelim.”
Sonra uzun süre susacağım.
Çünkü bazı duaların ardından
insanın yapması gereken tek şey vardır:
Beklemek.
Ama boş bir bekleyiş değil bu.
Umudun nöbetini tutmak…
İyiliğin nöbetini…
Adaletin…
Merhametin…
İnsanlığın…
Ve ne kadar karanlık olursa olsun,
içimizde küçücük bir kandili söndürmemek.
Çünkü bazen bir çağın kaderi,
milyonlarca insanın elindeki büyük güçlerle değil,
birkaç insanın vazgeçmemesiyle değişir.
Birileri iyiliği bırakmayacak.
Birileri adaletten vazgeçmeyecek.
Birileri yetimi unutmayacak.
Birileri mazlumun sesini duymaya devam edecek.
Birileri savaşın ortasında bile
barışın mümkün olduğunu söyleyecek.
Ve belki ben de
o insanların arasında olacağım.
Öne çıkmak için değil.
Adımı tarihe yazdırmak için değil.
Bir çağın kahramanı olmak için hiç değil.
Sadece,
Rahman’ın bana verdiği ömrü
emanete ihanet etmeden tamamlayabilmek için…
Çünkü artık biliyorum:
İnsanın arkasında bıraktığı en büyük iz,
kaç kişinin önünde yürüdüğü değildir.
Kaç kişinin düşerken elinden tuttuğudur.
Kaç kişinin umudunu yeniden ayağa kaldırdığıdır.
Kaç çocuğun yüzünü güldürdüğüdür.
Kaç annenin duasına vesile olduğudur.
Kaç yaralı kalbin
“Yalnız değilim” diyebilmesini sağladığıdır.
Ve gün gelecek…
Bütün bu dünya susacak.
Bütün makamlar bitecek.
Bütün isimler unutulacak.
Bütün gösterişli sözler rüzgâra karışacak.
İnsan,
kendi hakikatiyle baş başa kalacak.
İşte o gün,
benim için geriye tek bir şey kalacak:
Dua.
Ve diyeceğim:
“Allah’ım…
Bana verdiğin her şeyi
emanet bildim.
Bana vermediklerini de
hikmet bildim.
Kaybettiklerimi
imtihan bildim.
Kazandıklarımı
lütuf bildim.
Ama ne olur,
kalbimi senden uzaklaştıracak
hiçbir şeyi kazanç olarak görmeyeyim.
Beni dünyaya sahip olanlardan değil,
dünyanın yükünü taşıyanlardan eyle.
Beni insanların üzerinde değil,
hakikatin önünde eğilenlerden eyle.”
Sonra belki yine bir deprem olacak.
Belki yine bir yangın çıkacak.
Belki yine gökyüzü kararacak.
Ama bu kez insanların birbirine bakışları değişmiş olacak.
Çünkü artık herkes bilecek:
Felaket geldiğinde
yalnızca taşlar yıkılmaz.
İnsanların birbirine olan güveni de sınanır.
Ve biz,
o sınavı kaybetmeyeceğiz.
Birbirimizi enkaz altında bırakmayacağız.
Birbirimizi korkunun içinde yalnız bırakmayacağız.
Birbirimizin yarasını görmezden gelmeyeceğiz.
Çünkü biz,
yıkıntıların arasında bile
insan kalmayı seçeceğiz.
Ve belki de asıl mucize budur.
Bir şehrin yeniden kurulması değil yalnızca…
Bir kalbin yeniden kurulması.
Bir insanın yeniden güvenmesi.
Bir çocuğun yeniden gülmesi.
Bir toplumun yeniden kardeşliği hatırlaması.
Bir insanın diğerine
“Sen yalnız değilsin”
diyebilmesi.
İşte ben,
bütün dualarımın sonunda
bunu isteyeceğim.
Dünyayı değil yalnızca…
İnsanın içindeki dünyayı da iyileştirmeyi.
Çünkü dışarıdaki enkazı kaldırmak kolaydır.
Asıl zor olan,
kalpte yıllardır birikmiş enkazı kaldırmaktır.
Kinleri…
Korkuları…
Nefretleri…
İntikamları…
Kibirleri…
Ve insanı insandan ayıran bütün duvarları…
Bunların yıkılması için dua edeceğim.
Ve diyeceğim:
“Ey Rahman…
Önce bizi içeriden onar.
Sonra dünyayı bize emanet et.
Çünkü kalbi karanlık olanın eline
aydınlık bir dünya versen bile,
onu yeniden karartabilir.
Bize önce kalplerimizi temizlemeyi öğret.
Sonra ellerimize iyiliği emanet et.”
Ve o an…
Belki uzaklarda güneş doğacak.
Belki yıkılmış bir şehrin üzerinde
ilk ışıklar görünecek.
Belki bir çocuk,
uzun zamandır ilk kez korkmadan uyuyacak.
Belki bir anne,
evladına sarılıp
“Artık güvendesin” diyecek.
Belki bir adam,
yıllardır taşıdığı öfkeyi bırakacak.
Belki bir kardeş,
yıllardır konuşmadığı kardeşinin kapısını çalacak.
Ve dünya,
bir anda değil…
Yavaş yavaş…
Sessizce…
İnsanların kalplerinden başlayarak
yeniden kurulacak.
İşte o zaman anlayacağız:
Rahman’ın bize verdiği en büyük mucize,
dünyanın hiç yıkılmaması değildi.
Yıkıldıktan sonra
yeniden ayağa kalkabilmemizdi.
Ve ben,
son nefesime kadar
bunu hatırlayacağım.
Küllerin arasında bile
bir tohum arayacağım.
Sessizliğin içinde
bir dua duyacağım.
Karanlığın içinde
bir ışık bekleyeceğim.
Ve ellerimi tekrar göğe kaldıracağım:
“Allah’ım…
Eğer bu çağın yükü ağırsa,
bize taşıyacak sabır ver.
Eğer gecemiz uzunsa,
bize sabahı bekleyecek iman ver.
Eğer yollarımız karanlıksa,
adımlarımızı doğru yoldan ayırma.
Ve eğer insanlık yeniden ayağa kalkacaksa…
Bizi de o iyiliğin bir parçası eyle.
Bizi acının sebebi değil,
acının son bulmasına vesile olanlardan eyle.”
Sonra…
Sessizce bekleyeceğim.
Çünkü artık biliyorum:
Her gecenin içinde
saklı bir sabah vardır.
Her yaranın içinde
iyileşme ihtimali.
Her gözyaşının içinde
bir dua.
Ve her yıkımın ardından,
Rahman’ın izniyle,
yeniden başlayabilecek
bir hayat…
Ben o hayatın kapısında
ellerim açık,
başım eğik,
kalbim suskun,
duam diri şekilde bekleyeceğim.
Çünkü sonunda
her şey O’na döner.
Ve insan,
bütün yolların sonunda
şunu öğrenir:
Kendi gücüne güvenerek yürüyen yorulur.
Rahman’a güvenerek yürüyen ise,
karanlığın içinden bile yol bulur.
Yorumlar
Yorum Gönder