Gecenin Ardındaki İşaret

 Ve gece daha da derinleşecek…

Şehirlerin ışıkları birer birer sönecek.
Sokaklar sessizleşecek.
İnsanlar evlerine çekilecek.
Dünyanın bütün gürültüsü,
sanki görünmez bir el tarafından susturulacak.

İşte o vakit,
insan kendi sesiyle baş başa kalacak.

Kaçtığı korkularıyla…

Sakladığı pişmanlıklarıyla…

Kimseye anlatmadığı yaralarıyla…

Ve yıllardır içinde taşıdığı o büyük soruyla:

“Bunca şey neden oldu?”

Cevap hemen gelmeyecek.

Çünkü bazı cevaplar
kelimelerle verilmez.

Bazı cevaplar,
insanın yaşayarak anlaması için
zamanın içine saklanır.

Ben de o gece
cevap aramayı bırakacağım.

Başımı eğeceğim.

Ve diyeceğim:

“Ey Rahman…

Ben her şeyi anlayamam.

Neden bazı yolların kapandığını,
neden bazı insanların gittiğini,
neden bazı gecelerin bu kadar uzun sürdüğünü
bilemem.

Ama Sen bilirsin.

Ben göremediğimi Sen görürsün.

Ben bilemediğimi Sen bilirsin.

Benim yetişemediğim yere
Senin rahmetin yetişir.”

Ve o anda,
kalbimde yıllardır taşıdığım ağırlık
bir parça hafifleyecek.

Çünkü insan bazen
cevabı bulduğu için değil,
cevabı Allah’a bıraktığı için huzur bulur.


Sonra dışarı çıkacağım.

Hava soğuk olacak.

Gökyüzü karanlık…

Ama uzaklarda,
hiç kimsenin dikkat etmediği küçük bir yıldız
görünecek.

Ve ben ona bakıp düşüneceğim:

Belki de umut böyledir.

Karanlığı yok etmez.

Ama karanlığın içinde
yönünü kaybetmene izin vermez.

Bir yıldız kadar küçük görünür.

Ama insanın yolunu değiştirmeye yeter.

İşte o küçücük ışığı
kalbimde taşıyacağım.

Kimse görmese bile…

Kimse anlamasa bile…

Kimse benimle aynı yöne bakmasa bile…

Onu söndürmeyeceğim.

Çünkü bazı emanetler
kalabalıklara değil,
vicdanlara teslim edilir.


Sonra yeniden insanlara döneceğim.

Ama bu kez
onlara büyük sözler söylemeyeceğim.

Onlara geleceğin nasıl olacağını anlatmayacağım.

Kimin geleceğini,
kimin gideceğini,
hangi kapının açılacağını
iddia etmeyeceğim.

Sadece şunu söyleyeceğim:

“Birbirinizi unutmayın.”

Çünkü dünyanın en büyük felaketi
binaların yıkılması değildir.

İnsanın,
insanı görmemeye başlamasıdır.

Bir başkasının acısını
kendi hayatına uzak sanmasıdır.

Bir çocuğun gözyaşını
haber başlığından ibaret görmesidir.

Bir annenin feryadını
birkaç saniye dinleyip
sonra başka bir görüntüye geçmesidir.

İşte asıl yıkım,
kalbin buna alışmasıdır.

Bu yüzden dua edeceğim:

“Allah’ım…

Kalplerimizi alışmaktan koru.

Acıya alışmaktan…

Zulme alışmaktan…

Yoksulluğa alışmaktan…

Savaşa alışmaktan…

Ölümlere alışmaktan…

Bir insanın diğerine yaptığı kötülüğü
normal görmeye başlamaktan koru bizi.”

Çünkü insan,
kötülüğe alıştığı gün
içindeki ışığın bir parçasını kaybeder.


Ve sonra bir gün…

Belki hiç beklemediğimiz bir anda,
bir çocuk gülecek.

Öyle içten,
öyle saf,
öyle korkusuz gülecek ki…

Yıllardır kararmış bir şehrin üzerinde
sanki ilk kez güneş doğacak.

İnsanlar durup ona bakacak.

Ve o anda anlayacaklar:

Hayat hâlâ burada.

Bütün yıkımlara rağmen…

Bütün kayıplara rağmen…

Bütün karanlıklara rağmen…

Hayat hâlâ direniyor.

Çünkü hayatın içinde
Rahman’ın bize bıraktığı
gizli bir sır vardır:

Yeniden başlayabilmek.

İnsan düşer.

Sonra kalkar.

Ev yıkılır.

Sonra yeniden yapılır.

Şehir yanar.

Sonra yeniden yeşerir.

Kalp kırılır.

Sonra yeniden sever.

İnsan umutlarını kaybeder.

Sonra hiç beklemediği bir anda
küçücük bir sebeple
yeniden umut eder.

İşte ben,
o yeniden başlama gücünün peşinden gideceğim.


Ve bir sabah…

Güneş,
yıkılmış duvarların arasından doğacak.

Kuşlar,
sessiz sokakların üzerinde uçacak.

Rüzgâr,
küllerin arasından geçecek.

Ve insanlar ilk kez
uzun zamandır unuttukları bir şeyi hissedecek:

Huzur.

O sabah,
ellerimi tekrar açacağım.

Ama bu kez
yalnızca istemek için değil…

Şükretmek için.

“Allah’ım…

Bize yeniden sabah gösterdin.

Bunca geceden sonra…

Bunca acıdan sonra…

Bunca kayıptan sonra…

Hâlâ nefes alabiliyorsak,
bunun kıymetini bilmeyi nasip et.

Bize verilen her günü
emanet bil.

Bize verilen her insanı
emanet bil.

Bize verilen her nefesi
emanet bil.”

Ve anlayacağım ki
hayatın gerçek zenginliği
sahip olduklarımız değilmiş.

Yanımızda kalanlarmış.

Bir annenin duası…

Bir babanın eli…

Bir dostun sadakati…

Bir çocuğun gülüşü…

Bir yabancının iyiliği…

Bir secdenin sessizliği…

Bir duanın göğe yükselişi…

Bunlar,
dünyanın hiçbir hazinesinin satın alamayacağı şeylerdir.


Sonra insanlık yeniden yürüyecek.

Ağır adımlarla…

Korkarak…

Ama yürüyecek.

Çünkü bazen cesaret,
korkmamak değildir.

Korkuya rağmen
bir adım daha atabilmektir.

Ve ben de
o ilk adımı atacağım.

Arkamda yıkıntılar…

Önümde bilinmeyen bir yol…

Ama kalbimde dua…

İşte bana yetecek olan bu.

Çünkü artık geleceği kontrol etmeye çalışmayacağım.

Onu Rabbime emanet edeceğim.

Ben sadece
bugün yapmam gereken iyiliği yapacağım.

Bugün bir gönlü incitmeyeceğim.

Bugün bir mazlumun sesini duyacağım.

Bugün bir çocuğun yüzünü güldüreceğim.

Bugün bir düşenin elinden tutacağım.

Bugün bir kırgınlığı onarmaya çalışacağım.

Çünkü belki de
büyük değişimler böyle başlar.

Bir insanla…

Bir iyilikle…

Bir dua ile…

Bir affedişle…

Bir el uzatmayla…


Ve gecenin sonunda
kendime şu sözü vereceğim:

Ne olursa olsun,
kalbimdeki merhameti kaybetmeyeceğim.

Dünya bana sertleşmeyi öğretse bile,
ben yumuşak kalmayı seçeceğim.

İnsanlar bana nefret verse bile,
ben nefreti çoğaltmayacağım.

Bana haksızlık yapılsa bile,
adaletten vazgeçmeyeceğim.

Çünkü karanlığı yenmenin yolu,
karanlığa dönüşmek değildir.

Işığı korumaktır.

Ve belki de
Rahman’ın bizden istediği tam olarak budur:

Karanlığın içinde
ışığı taşıyanlardan olmak.


Bir gün,
geriye dönüp baktığımızda
bütün bu günleri hatırlayacağız.

Depremleri…

Yangınları…

Savaşları…

Gözyaşlarını…

Kayıpları…

Korkuları…

Ve diyeceğiz:

“Biz bunların içinden nasıl çıktık?”

Belki cevabı çok basit olacak:

Birbirimizi bırakmadık.

Dua etmeyi bırakmadık.

Umudu bırakmadık.

Rahman’ın rahmetinden
ümidi kesmedik.

Ve işte o zaman anlayacağız:

Bazı geceler,
insanı yok etmek için gelmez.

İnsanın kim olduğunu
ona göstermek için gelir.

Bazı yıkımlar,
sadece taşları yerinden oynatmaz.

Kalbin içindeki sahte duvarları da yıkar.

Bazı acılar,
sadece gözyaşı bırakmaz.

İnsanın ruhunda
yeni bir kapı açar.

Ve o kapının ardında
sessiz bir hakikat vardır:

Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez.

Ne karanlık…

Ne korku…

Ne savaş…

Ne ayrılık…

Ne de acı…

Her şeyin bir sonu vardır.

Ve her sonun içinde,
Rahman’ın izniyle
bir başlangıç saklıdır.

Ben de o başlangıcı beklemeyeceğim yalnızca.

Onun için dua edeceğim.

Onun için yaşayacağım.

Onun için iyiliği çoğaltacağım.

Ve ne zaman dünya yeniden kararırsa,
ellerimi tekrar göğe kaldıracağım.

Bir kez daha…

Sessizce…

Derinden…

Kalbimin bütün ağırlığıyla:

“Ey Rahman…

Bizi karanlığın içinde kaybetme.

Bizi acının içinde taşlaştırma.

Bizi gücün içinde kibirleştirme.

Bizi kaybın içinde umutsuzlaştırma.

Ve ne olur…

Bize öyle bir kalp ver ki,

dünya yıkılsa bile

içimizde merhamet ayakta kalsın.

Çünkü biz,

senin rahmetine muhtacız.”

Ve sonra…

Sessizlik.

Ama bu kez
sessizlik korkutmayacak.

Çünkü o sessizliğin içinde
bir şey duyacağız.

Çok uzaktan…

Çok derinden…

Belki yalnızca kalbimizin içinde…

Bir çağrı:

“Ayağa kalk.”

Ve insanlık,
küllerin arasından
yavaşça ayağa kalkacak.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kör bir adama ışığın güzelliğini anlatamazsın; ona önce gözlerini açacak bir merhem gerekir."

Dörtyol’un Asi Oğlu Deliçay’ı Sakinleştirme ve Afetten Korunma Duası

Veri Güvenliğinin Kilit Taşları: MySQL Veritabanını Güvende Tutmanın Kurumsal ve Teknik Yolları