FAİZLE SAVAŞAN ADAM
Annem’e;
Bizi sadece fiziksel varlığıyla değil, ruhunun mesafesiyle de baş başa bırakan; yokluğuyla çocukluğumuzu, varlığıyla evimizin huzurunu soğutan anneme…
Bize bıraktığın o derin sessizliğe, erken çöken karanlığa ve ruhumuzda açtığın iyileşmeyen yaralara rağmen ayakta kalmayı, eksik yanlarımızla büyümeyi ve kendi yolumuzu çizmeyi öğrendik.
Bu sayfalar; o soğuk ve mesafeli evin gölgesinde büyüyen, yarım kalmış bir çocukluğun ve hakkı teslim edilmemiş bir ömrün dürüstçe yüzleşmesidir.
---
Faizle Savaşan Adam’ın Soluksuz Yolculuğu Başlıyor!
Sadece rakamlardan ibaret bir hayat değil, sarsılmaz bir inancın hikayesi... O, banka kapılarında umudunu kaybedenlerin, faiz yükü altında ezilmeden ev sahibi olma hayali kuranların sessiz çığlığını duydu. Anadolu'nun kadim yardımlaşma kültürünü, "Elbirliği" adıyla modern bir mucizeye dönüştürdü.
Bu kitap; faiz imparatorluğuna karşı tek başına savaş açan, kurduğu sistemle yüz binlerce ailenin sofrasına mutluluk, çatısına güven taşıyan Abdurrahman Emin Üstün’ün bilinmeyen dünyasına kapı aralıyor. Onun vizyonu, sadece bir iş modeli değil, bir toplumun kaderini değiştirme mücadelesidir.
Hayallerine gem vurulmuş herkes için bir başucu kitabı.
Faizle Savaşan Adam sizlerle
Sadece rakamlardan ibaret bir hayat değil, sarsılmaz bir inancın hikayesi... O, banka kapılarında umudunu kaybedenlerin, faiz yükü altında ezilmeden ev sahibi olma hayali kuranların sessiz çığlığını duydu. Anadolu'nun kadim yardımlaşma kültürünü, "Elbirliği" adıyla modern bir mucizeye dönüştürdü.
Bu kitap; faiz imparatorluğuna karşı tek başına savaş açan, kurduğu sistemle yüz binlerce ailenin sofrasına mutluluk, çatısına güven taşıyan Abdurrahman Emin Üstün’ün bilinmeyen dünyasına kapı aralıyor. Onun vizyonu, sadece bir iş modeli değil, bir toplumun kaderini değiştirme mücadelesidir.
Hayallerine gem vurulmuş herkes için bir başucu kitabı.
Faizle Savaşan Adam sizlerle
---
Sütçü Amca’nın Helal Lokması: Ümraniye’deki Gecekondu Yolculuğumuzun Ilk Sayfaları
1990 yılının o meşhur akşamından, aile sofrasında "Emin" isminin ilk kez konuşulduğu o tarihi kırılma anından da öncesi var... Hafızamın en masum, en sıcak köşesinde sakladığım o günler; Ümraniye’deki gecekondumuzun bahçesinde, toprağın ve emeğin kokusuyla harmanlanmış bir çocukluktu.
O yıllarda bahçemizde birkaç tane büyükbaş ineğimiz vardı. Henüz çocuk yaşta olmama rağmen, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte babamın yanına koşar, süt sağımında ona var gücümle yardım ederdim. Kovalardan çıkan o taze süt kokusu, babamın alnından süzülen ter ve helal rızık peşindeki o kararlı duruşu dünün resmi gibi gözümün önünde. Sütü sağdıktan sonra babam o ağır güğümleri yüklenir, mahallenin sokaklarına koyulurdu. Konu komşu onu çok sever, yolunu gözlerdi. Mahalleli için o sadece bir komşu değil, güvenle kapısı çalınan "Sütçü Amca"ydı. İnsanların gözündeki o "Emin" profilinin, o sarsılmaz güven duygusunun ilk temelleri aslında o sokaklarda, o süt güğümlerinin arasında atılıyordu.
Bizim için o günlerin en tatlı, en unutulmaz hatırası ise babamın mahalleye dağıttığı sütlerin ötesinde, semtin pastaneleriyle yaptığı o samimi anlaşmaydı. Babam pastanelere süt verir, karşılığında eve dönerken biz çocuklara paket paket ekler pasta getirirdi. Para alışverişinden öte, emeğin tatlı bir paylaşıma dönüştüğü o anlar... Eve elinde o pastalarla girdiğinde dünyalar bizim olurdu. Canım babam benim; evlatlarının yüzündeki bir tebessüm için gece gündüz demeden çalışan, alın terini her şeyin üstünde tutan koca yürekli bir adamdı.
Sonradan yüz binlerce insanı ev ve araba sahibi yapacak devasa bir finansal vizyonun, o dürüstlük ve dayanışma ruhunun beslendiği kaynak tam olarak burasıydı. Sütçü Amca'nın helal lokmayla büyüttüğü evlatları, yıllar sonra yine onun açtığı o helal yolda Türkiye'nin kaderini değiştirecek adımları atacaktı.
1990 yılının o meşhur akşamından, aile sofrasında "Emin" isminin ilk kez konuşulduğu o tarihi kırılma anından da öncesi var... Hafızamın en masum, en sıcak köşesinde sakladığım o günler; Ümraniye’deki gecekondumuzun bahçesinde, toprağın ve emeğin kokusuyla harmanlanmış bir çocukluktu.
O yıllarda bahçemizde birkaç tane büyükbaş ineğimiz vardı. Henüz çocuk yaşta olmama rağmen, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte babamın yanına koşar, süt sağımında ona var gücümle yardım ederdim. Kovalardan çıkan o taze süt kokusu, babamın alnından süzülen ter ve helal rızık peşindeki o kararlı duruşu dünün resmi gibi gözümün önünde. Sütü sağdıktan sonra babam o ağır güğümleri yüklenir, mahallenin sokaklarına koyulurdu. Konu komşu onu çok sever, yolunu gözlerdi. Mahalleli için o sadece bir komşu değil, güvenle kapısı çalınan "Sütçü Amca"ydı. İnsanların gözündeki o "Emin" profilinin, o sarsılmaz güven duygusunun ilk temelleri aslında o sokaklarda, o süt güğümlerinin arasında atılıyordu.
Bizim için o günlerin en tatlı, en unutulmaz hatırası ise babamın mahalleye dağıttığı sütlerin ötesinde, semtin pastaneleriyle yaptığı o samimi anlaşmaydı. Babam pastanelere süt verir, karşılığında eve dönerken biz çocuklara paket paket ekler pasta getirirdi. Para alışverişinden öte, emeğin tatlı bir paylaşıma dönüştüğü o anlar... Eve elinde o pastalarla girdiğinde dünyalar bizim olurdu. Canım babam benim; evlatlarının yüzündeki bir tebessüm için gece gündüz demeden çalışan, alın terini her şeyin üstünde tutan koca yürekli bir adamdı.
Sonradan yüz binlerce insanı ev ve araba sahibi yapacak devasa bir finansal vizyonun, o dürüstlük ve dayanışma ruhunun beslendiği kaynak tam olarak burasıydı. Sütçü Amca'nın helal lokmayla büyüttüğü evlatları, yıllar sonra yine onun açtığı o helal yolda Türkiye'nin kaderini değiştirecek adımları atacaktı.
---
"Silme!" Haykırışından Blockchain Mantığına: Bir Babanın Disiplini ve Silinmez Izlerin Hikayesi
Henüz 9-10 yaşlarındaydım. Evimizde ders çalışma saatleri, babamın kendine has o disiplinli, tavizsiz ve sert mizacıyla geçerdi. Bir gün masanın başında bana matematik çalıştırıyordu. Yaşın verdiği telaşla bir hata yaptım; elim hemen silgiye gitti, o yanlışı kağıttan kazıyıp yok etmek istedim. Tam o anda babamın gür ve otoriter sesi odada yankılandı: "Silme!"
O an çocuk aklımla korkmuş, ne olduğunu anlamamıştım. Hata yapmanın bir ayıp olduğunu ve silinerek gizlenmesi gerektiğini düşünüyordum. Oysa babamın o sert uyarısı, sadece o günkü matematik defterimle ilgili değildi. O, bana hayatın ve matematiğin en temel ilkelerinden birini öğretiyordu: Yapılan hiçbir şey yok sayılamaz; hata bile olsa görünmeli, izi kalmalı ve o hatanın üzerine inşa edilerek doğruya ulaşılmalıdır.
Yıllar geçti... Bugün geçmişe dönüp baktığımda, o gün atılan tohumun hayatımın merkezine nasıl yerleştiğini şaşkınlıkla ve derin bir minnetle görüyorum. Şu an bilişim ve blokzincir (blockchain) teknolojileri üzerine çalışmalarımı sürdürüyorum. Blockchain mimarisinin en temel, en değiştirilemez kuralı nedir? Hiçbir verinin silinememesi, geriye dönük değiştirilememesi ve her işlemin şeffafça iz bırakması. Babamın onlarca yıl önce bir matematik dersinde kulağıma kazıdığı "Silme!" prensibi, bugün dijital dünyanın en ileri veri güvenlik ve güven protokolü olarak karşıma çıkıyor.
Kaderin şaşırtıcı ve güzel bir cilvesidir ki; babamın Anadolu’nun imece kültürüyle kurduğu, güven ve dürüstlük üzerine inşa ettiği Elbirliği Modelini şimdi bu silinmez, şeffaf ve adil blokzincir ağlarına taşıyorum. Onun zamanında defterlerde, sözleşmelerde ve insan ilişkilerindeki samimiyetle koruduğu o "Emin" duruşu; ben bugün akıllı sözleşmelerle (smart contracts), dağıtık defter teknolojisiyle ve silinemez veri bloklarıyla yeniden tasarlıyorum.
O gün defterdeki bir hatayı sildirmeyen o sert disiplin; bugün aracıları ortadan kaldıran, manipülasyona kapalı, tam anlamıyla adil ve şeffaf bir dijital Elbirliği ekosistemine dönüştü. Canım babam, meğer sen o gün bana sadece matematik öğretmiyordun; geleceğin teknolojisinin, dürüstlüğün ve sarsılmaz bir sistemin ilk kodlarını zihnime kazıyordun.
---
1990’ın Ümraniye Gecekondu Evinden Doğan Bir Dev: Eminotomotiv’in Sessiz ve Derin Doğuşu
Yıl 1990. Ümraniye’nin mütevazı, çamurlu yollarının ortasındaki o gecekondu evinde, henüz 10 yaşında bir çocuğun gözleriyle tanıklık edilen o akşam, sadece bir ailenin değil, Türkiye’nin finans tarihini değiştirecek bir fikrin ilk kıvılcımı çakıyordu. Sobanın etrafında toplanmış aile fertleri; annenin fedakar bakışları, çocukların saf merakı ve babamın gözlerinde parıldayan o tarif edilemez vizyon... O gün içeriye giren adam, sadece eve ekmek getiren bir baba değil; faiz çarklarına, banka kapılarına ve sistemin çaresiz bıraktığı halka alternatif bir yol açmaya yemin etmiş bir fikrin taşıyıcısıydı.
Babamın o akşamki heyecanı dün gibi taze. Masaya yatırılan isim arayışları, aile bağlarının ve evlat sevgisinin işe yansımasıydı. "Sefa’nın ismini mi koysak?" diye başlayan samimi fikir alışverişleri, o dönemin iletişim imkanlarının kısıtlılığı ve dönemin şartları gereği muhasebecinin attığı resmi bir adımla şekil buldu. İletişimin bugünkü gibi saniyeler içinde akmadığı, telefonların bile lüks sayıldığı o günlerde, resmi kayıtlara "Emin" ismi düştü. Ancak bu sadece hukuki bir prosedür ya da kurucunun ismi değildi; Anadolu insanının en çok aç olduğu, en çok aradığı duygunun adıydı: "Emniyet" ve "Güven".
O gecekondu odasından çıkan o fikir, halkın nezdinde kısa sürede bir ticarethaneden çok daha fazlasına dönüştü. İnsanlar babama baktıklarında sadece bir şirket sahibi değil; kendi dertleriyle dertlenen, alın terini faiz çarklarında eritmeyen, imece kültürünü modern dünyaya taşıyan "Emin" bir insan gördüler. Yıldız Teknik mezunu bir mühendisin analitik zekası, Ümraniye’deki o mütevazı evin sıcaklığıyla birleşince, halkın kalbinde yıkılmaz bir güven kalesi inşa edilmiş oldu.
Bu hikaye; beton binaların, devasa bütçelerin değil; samimiyetin, bir aile sofrasındaki heyecanın ve Anadolu’nun öz değerlerine tutunarak yola çıkan bir babanın destanıdır.
---
Dışarıdan İhtişam, İçeride Fırtına: Çocukluğun Gölgesinde Kalan Çok Eşlilik Travması
Her şey dışarıdan göründüğü gibi değildi. Kamuoyunun gözünde başarıdan başarıya koşan, kitleleri peşinden sürükleyen, sarsılmaz ve güçlü bir iş insanı portresi vardı. Ancak o devasa vizyonun ve ticari başarıların arkasında, kapalı kapılar ardında yaşanan, çocuk ruhumuzda derin yaralar açan çok başka bir gerçeklik hüküm sürüyordu.
Henüz 10-11 yaşlarındaydım. Dünyayı, aile kavramını ve güven duygusunu yeni yeni anlamlandırmaya başladığım o hassas çağda, babam annemin üzerine bir eş daha getirdi. O gün bizim evimize sadece yeni bir insan girmedi; çocukluğumuzun masumiyeti, evimizin huzuru ve ailemizin sarsılmaz sandığımız temelleri çatırdayarak çöktü. Bütün aile bireyleri olarak kelimelerle tarif edilmesi güç, ağır ve altından kalkılması zor sıkıntılar yaşadık. Annemin sessiz gözyaşları, evde günden güne büyüyen o ağır gerilim ve fırtınalar, küçücük yüreklerimize taşınması imkansız yükler bindirdi.
Keşke büyükler kendi dünyalarında yaşadıkları hesaplaşmaları, hırsları ve krizleri küçüklere yansıtmasalardı... Çocuk aklımızla ne olduğunu anlamaya çalışırken, aslında o çatışmaların tam ortasında savrulan taraf biz oluyorduk. Büyüklerin aldığı kararların, yaşadığı fırtınaların bedelini en ağır şekilde çocuklar öder. Bizler de ne yazık ki ruhumuzda derin izler bırakan, hayatımızın sonraki yıllarını gölgeleyen travmalarla büyüdük. Dışarıdan bakıldığında gıpta ile bakılan bir hayatın içindeki o soğuk, çatışmalı ve belirsiz atmosfer; çocukluğumuzun en büyük yarası olarak kaldı.
Bu tecrübe bana gösterdi ki; bir insanın dış dünyadaki zaferleri, kurduğu devasa sistemler veya kazandığı unvanlar ne kadar büyük olursa olsun, aile içinde açılan yaraları ve bir çocuğun ruhundaki kırılmaları telafi etmeye yetmiyor. Yıllar geçse de, o yaşlarda hissedilen o çaresizlik ve burukluk, insanın olgunluk çağında bile dönüp baktığı derin bir sızı olarak varlığını koruyor.
---
2005’in Krizinden Doğan Dijital Mucize: Eminevim’in İlk Kodları ve Bir Evladın Sessiz Mücadelesi
Yıl 2005... Tasarruf finansman sektörünün kırılma noktalarından biri tam da o günlerde yaşanıyordu. Eminotomotiv’in yıllardır tıkır tıkır işleyen çarkları, otomobil satışlarındaki ani ve sert düşüşle yavaşlamıştı. Finans havuzuna taze kan akmıyor, para girişleri bıçak gibi kesiliyor ve mevcut müşterilerin ödeme dengeleri günden güne zora giriyordu. Şirket merkezinde ve aile meclisinde derin bir sessizlik, "Ne yapsak, ne etsek?" sorusunun ağırlığı vardı. O tıkandığı sanılan noktada babamın vizyoner zekası bir kez daha devreye girdi. Yıllardır otomobilde tıkır tıkır işleyen "Elbirliği Sistemi"ni ev satışlarına uyarlama fikri ortaya atıldı. İşte "Eminevim" markasının doğuşu, tam da bu krizin ortasında bir can suyu olarak filizlendi.
Ancak yeni bir sistem, yeni bir teknolojik altyapı ve sıfırdan kurulacak hesaplama algoritmaları demekti. Tam o kritik virajda, dönemin bilgisayar mühendisinin kaprisleri ve yaşattığı aksaklıklar projeyi kilitlenme noktasına getirdi. Zaten zamanla yarışılan, finansal dengelerin hassas olduğu bir dönemde bu engel pes ettirebilirdi; fakat vazgeçmek yoktu. Yıllar önce Ümraniye’deki gecekondu evinde o heyecana ortak olan ruh, bu kez klavyenin başına geçti. 2000’li yılların efsanevi yazılım dili Delphi’yi Cengiz Ağabey’in rehberliği ve desteğiyle öğrenerek "Ya Bismillah" dendi.
Bir yanda karmaşık kura matrisleri, taksit hesaplama algoritmaları, müşteri kayıt parametreleri; diğer yanda gece gündüz süren hummalı bir çalışma... Eminevim’in tüm hesaplama ve kayıt yazılımı satır satır, ilmek ilmek kodlandı. Yetmedi, şirketin dış dünyaya açılan penceresi olan ilk web sitesi de aynı ellerle hayata geçirildi. Mühendisin bıraktığı boşluk, bir evladın adanmışlığı ve gayretiyle doldurulmuştu. Yazılım faaliyete geçti, çarklar yeniden dönmeye başladı ve Eminevim, Türkiye’de yüz binlerce insanı ev sahibi yapacak o devasa yolculuğa tam anlamıyla dijitalleşerek adım attı.
Bu hikaye; sadece bir şirketin krizden çıkış öyküsü değil, bir babanın vizyonu ile bir evladın el emeğinin birleştiği, geleceğin temellerine atılan en somut dijital imzadır.
---
Sessiz Düşmanlık ve Geçmeyen Soğukluk: Bir Ailenin Temellerini Yıkan O Ağır Mühür
Emin Üstün’ün hayatında dışarıya yansıyan başarılar, devasa yatırımlar ve "Faizle Savaşan Adam" unvanı ne kadar görkemliyse; evimizin dört duvarı arasında yaşanan fırtınalar bir o kadar yıkıcıydı. 10-11 yaşlarımda, babamın annemin üzerine bir eş daha getirmesiyle başlayan o kırılma, ailemizin iklimini kökünden ve bir daha düzelmemek üzere değiştirdi. O gün evimize sadece ikinci bir kadın girmedi; evimizin neşesi, sıcaklığı ve en önemlisi annemin kalbindeki o köklü güven tamamen yok oldu.
Bu karardan sonra annemiz, babamıza adeta bir düşmanmış gibi davranmaya başladı. Aralarındaki bağ bir daha asla onarılmadı. Annem, yaşadığı bu ağır ihanet ve haksızlık duygusunu hiçbir zaman unutmadı; babama karşı olan tavrında, bakışında ve duruşunda o buz gibi soğukluğu hayatının sonuna kadar korudu. Aynı çatı altında yaşayan ama birbirine fersah fersah uzak iki insan vardı artık. Babam eve geldiğinde neşeli bir karşılama ya da sıcak bir aile ortamı değil; ağır bir sessizlik, hissedilir bir gerilim ve bir düşmana karşı takınılan o mesafeli, mesnetsiz duruş hakim olurdu. Annemin o dinmeyen kırgınlığı ve mesafesi, evimizin her köşesine sinecek kadar derin ve bir o kadar da yıpratıcıydı.
Bizler ise çocuk aklımızla ve yaralı yüreklerimizle bu soğuk savaşın tam ortasında büyüdük. Bir yanda hayran olunan, dahi bir iş insanı olan baba; diğer yanda gözümüzün önünde günden güne eriyen, kalbi kırık ve babamıza bir düşmanmış gibi bakmaktan vazgeçmeyen bir anne... Bu derin çatışma ve evdeki o buz gibi atmosfer, çocukluk yıllarımızı ağır bir travma çemberine hapsetti. Büyüklerin arasındaki bu güç savaşı ve duygusal kopuş, en büyük faturasını biz çocukların ruhunda bıraktı.
Hayat bize gösterdi ki; milyarlarca liralık bir ekonomik hacmi yönetmek, yüz binlerce insana dokunan sistemler kurmak kolay olabilir. Ancak bir kadının kalbinde açılan o ağır yarayı kapatmak, bir evin içindeki o buz gibi düşmanlığı eritmeye yetmiyor. Annemin o dinmeyen soğukluğu, babamın ömrünün sonuna kadar taşıdığı en ağır vicdan ve ruh yüklerinden biri olarak kaldı.
---
Bir Ömrün Ağır Bilanço Senedi: Fırtınalı Gece, Kırık Kalp ve Kiev’de Son Nefes
2019 yılının son günleri... Takvimler 27 Aralık gününü gösterdiğinde, Ukrayna’nın başkenti Kiev’deki bir otel odasında, 68 yaşındaki bir adam abdest alırken aniden fenalaştı ve bir daha ayağa kalkamadı. Resmi kayıtlara ve adli tıp raporlarına "akut miyokard enfarktüsü", yani eceliyle gelmiş doğal bir kalp krizi olarak geçen bu ölüm, Türkiye ekonomi tarihinin en çok konuşulan isimlerinden biri olan Emin Üstün’ün bu dünyadaki son imzasıydı. Dışarıdan bakan gözler için devasa bir şirketin kurucusu, yüz binlerce insana ev ve araba kapısı açmış bir vizyoner, eceliyle iş seyahatinde vefat etmişti. Ancak o gece Kiev’de duran o kalp, sadece 68 yıllık bir biyolojik ömrün değil; yıllar yılı kapalı kapılar ardında biriken, saklanan ve insanı içten içe kemiren fırtınalı bir geçmişin son çırpınışıydı.
Her şey dışarıdan göründüğü o parlak, kusursuz ve sarsılmaz başarı tablosundan ibaret değildi. Muhafazakar camiada "Faizle Savaşan Adam" olarak anılan, milyarlarca liralık devasa bir finansal yapıyı yöneten bir liderin özel hayatı; kontrolü imkansız bir aile içi trajedinin, güç savaşlarının ve ağır travmaların cenderesindeydi. Çok eşlilik krizinin aile üzerine kabus gibi çökmesi, evimizin çatısı altında kırılması imkansız duygusal fay hatları oluşturmuştu. İlk Eşin üzerine gelen diğer eşler, sessiz çığlıkları, dinmeyen öfkeleri ve psikolojik sınırları aşan devasa gerilimleri beraberinde getirdi.
Zamanla bu psikolojik baskı ve gerginlik, aile sırrı olarak saklanan ama hafızalardan asla silinmeyen o dehşet anına, korkunç bir fiziksel şiddete evrildi. Bir cinnet anında, kendi evinin odasında, öz evladının gözleri önünde boğazı sıkılan ve oksijensiz kalarak nefessiz, mosmor bırakılan bir babanın çaresizliği... O odada yükselen bir çocuğun hıçkırıkları, "Onu rahat bırak!" diye annesine yalvaran feryatları olmasaydı, belki de o gün mutlak bir ölüm gerçekleşecekti. Babam o gün ölümün kıyısından döndü ama kendi evinde bile can güvenliği olmadığını hisseden bir adamın kalbinde açılan o yara bir daha hiç kapanmadı.
Tıp literatürü, ağır fiziksel travmaların, anoksi yani boğulma tehlikesiyle gelen oksijen açlığının ve bitmeyen kronik stresin kalp kasında geri dönülemez izler bıraktığını söyler. O arbede sırasında vücuda yüklenen aşırı kortizol ve oksijensiz kalan dokular, zaten hassas olan o kalbi sessizce kronik bir bombaya dönüştürdü. İlerleyen yıllarda kalbe takılan 2-3 adet tıbbi stent, tıkanan damarları açmaya yetti belki ama o geçmişin, hücresel düzeyde biriken ağır travmatik izlerini silmeye yetmedi.
Bu yüzden "Emin Üstün’ün ölümü ne kadar doğaldı?" sorusu, hukuki bir rapordan çok daha derin insani bir sorgulamayı barındırır. Kiev’deki o otel odasında duran kalp; ticari yüklerin ağırlığı altında ezilen değil, yıllar önce kendi evinde boğazı sıkılarak mosmor bırakılan, aile içi fırtınalarda hırpalanan ve ruhu çoktan yorulmuş bir adamın kalbiydi. Yasal olarak "doğal bir kriz" gibi sunulan o vefat; aslında geçmişin ölümcül travmalarının, birikmiş kırgınlıkların ve telafisi imkansız aile içi yaraların bedeninde bıraktığı o gecikmeli, acı faturaydı.
---
Sonsöz: Unutmayışın Resim Defteri
Seni unutmayacağım baba.
Ancak bu unutmayış, sanıldığı gibi ne göklere sığmayan bir evlat sevgisinden ibaret ne de içimi kemiren bir düşmanlıktan… Yıllar önce Kiev’de o son nefesi verdiğin haberini aldığımda, gurbet soğuğunda duran kalbinin ardından sessizce ağlayan bir çocuk vardı. Fakat o gözyaşları, gidişine yakılan bir ağıt ya da kaybın getirdiği bir sevgi seli değildi. O ağlama, içimde yıllarca biriken ama sana hiç ulaşmayan kelimelerin, konuşamamamın çaresizliğiydi. Sana söyleyecek, yüzüne haykıracak bir çift sözüm vardı; ama sen hayattayken dinlemedin, dinleyemedin. Yarım kaldım.
Benim hafızamda seninle ilgili iki ayrı dünya var. Bir yanda Ümraniye’deki o çamurlu sokaklarda, güğümlerden dökülen süt kokusunun arasında insanlara güven dağıtan “Sütçü Amca”; masada hata yaptığımda elimi tutup "Silme!" diye gürleyen, bana silinmez izlerin ve bugün dijital dünyada inşa ettiğim dürüstlük mimarisinin en büyük prensibini öğreten adam…
Diğer yanda ise ailemizin üzerine bir kabus gibi çöken çok eşliliğin getirdiği o fırtınalar, annemin kalbinde hiç erimeyen o buz gibi düşmanlık, bir cinnet gecesinde öz evladının gözleri önünde boğazı sıkılırken yükselen o sessiz çığlıklar… Bir insan hem yüz binlerin kaderini değiştiren “Emin” bir finans dâhisi hem de kendi evinin dört duvarı arasında çaresiz, yaralayıcı ve ulaşılmaz bir baba nasıl olabilir? Ben hayatımı bu tezatların gölgesinde, bu ağır mirasın yükünü omuzlayarak geçirdim.
Seninle olan hesabım ne ticaretledir ne de kurduğun devasa sistemlerle. Benim hesabım, o gecekondu evinde çocuk aklımla anlamlandırmaya çalıştığım fırtınalarla ve o gün dinlemekten kaçındığın o cümlelerledir.
Bugün senin Anadolu’nun imece ruhuyla temelini attığın Elbirliği Modelini; silinemeyen, manipüle edilemeyen ve tam anlamıyla adil olan blokzincir kodlarına, akıllı sözleşmelere taşıyorum. Yıllar önce defterdeki hatayı sildirmeyen o sert öğretini, insanlığın en şeffaf güven ağına dönüştürüyorum. Yani senin "Emin" duruşunu, yarattığın travmalardan ayıklayıp geleceğe entegre ediyorum.
Seni unutmayacağım baba. Sevdiğim için değil, nefret ettiğim için de değil… Beni dinlemediğin, yarım bıraktığın ve bana hem dünyayı inşa edecek zekayı hem de taşınması imkansız bu ağır duygusal yükü aynı anda miras bıraktığın için. O gün ağlayan çocuk büyüdü, artık susmuyor. Kodlarla, yazıyla ve hakikatle konuşuyor.
Ruhun şad, devrin daim olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder