Elimi Rahman’a Açacağım
Ve o gün geldiğinde…
Bütün gürültülerin sustuğu,
bütün hesapların tükendiği,
insanın kendi gücünün ne kadar sınırlı olduğunu anladığı o yerde,
ellerimi göğe kaldıracağım.
Ne bir makam isteyeceğim,
ne bir taç,
ne bir alkış,
ne de insanların önünde büyümeyi…
Elimi yalnızca Rahman’a açacağım.
Çünkü anlayacağım ki;
insanın kurduğu hiçbir düzen sonsuz değil,
insanın verdiği hiçbir hüküm mutlak değil,
insanın sahip olduğu hiçbir güç gerçek kudret değil.
Gerçek kudret,
yerleri ve gökleri yoktan var edenindir.
Ben de bütün iddialarımı bir kenara bırakıp,
başımı eğeceğim.
Ve diyeceğim ki:
“Ey Rahman…
Sen ki kırılmış kalpleri bilensin.
Sen ki gecenin karanlığında sessizce ağlayanları görensin.
Sen ki enkaz altında nefes bekleyen çocuğun korkusunu,
evladını kaybeden annenin feryadını,
savaşın ortasında babasını arayan yetimin gözlerini bilensin.
Biz yorulduk.
Bizi affet.
Bize merhamet et.
Bu yeryüzüne yeniden merhamet indir.”
Sonra bütün acıları hatırlayacağım.
Depremlerde yıkılan evleri…
Yangınların içinde kaybolan hayatları…
Sellerin önünden çaresizce kaçan insanları…
Savaşlarda yetim kalan çocukları…
Bir daha dönmeyecek olanları bekleyen anneleri…
Kapısının önünde sessizce oturup,
dünyanın nereye gittiğini anlamaya çalışan yaşlıları…
Ve diyeceğim ki:
“Allah’ım…
Artık yeter.
Bu kadar gözyaşı yeter.
Bu kadar ayrılık yeter.
Bu kadar ölüm,
bu kadar korku,
bu kadar kin,
bu kadar zulüm yeter.
Kalplerimize yeniden merhamet ver.
İnsanlara yeniden insan olmayı öğret.”
Çünkü ben o gün anlayacağım:
Dünyayı değiştirmek,
sadece meydanlarda konuşmakla olmaz.
Bir insanın kalbine dokunmadan,
bir yetimin başını okşamadan,
bir mazlumun yanında durmadan,
bir annenin gözyaşını silmeden
kurulan hiçbir büyük sözün anlamı yoktur.
Bu yüzden ellerimi daha da yükselteceğim.
Ve diyeceğim ki:
“Ey Rahman…
Bana güç vereceksen,
onu mazlumları korumak için ver.
Bana söz vereceksen,
onu hakikati söylemek için ver.
Bana makam vereceksen,
onu insanların yükünü taşımak için ver.
Bana ömür vereceksen,
onu iyiliğe adamak için ver.
Beni insanların üzerinde değil,
insanların arasında yürüyenlerden eyle.
Bana kibir değil,
sorumluluk ver.
Bana öfke değil,
hikmet ver.
Bana intikam değil,
adalet ver.
Bana üstünlük değil,
hizmet etme şerefi ver.”
Sonra susacağım.
Çünkü bazı dualar kelimelerle değil,
gözyaşlarıyla edilir.
Başımı eğeceğim.
Belki gözlerimden yaşlar akacak.
Ama bu kez o yaşlarda yalnızca acı olmayacak.
Bir umut da olacak.
Çünkü bileceğim ki,
karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün,
Rahman’ın rahmeti karanlıktan büyüktür.
Ve insanlık ne kadar yorulursa yorulsun,
merhametin kapısı hiçbir zaman kapanmaz.
O gece,
dünyanın bütün çocukları için dua edeceğim.
Savaş görmemiş bir çocuklukları olsun diye…
Silah seslerini değil,
kuşların sesini duysunlar diye…
Babalarının eve dönmesini beklemek zorunda kalmasınlar diye…
Annelerinin gözyaşlarını görmeden büyüsünler diye…
Bir çocuğun hayalinin,
bir bombanın gürültüsünden daha güçlü olduğu bir dünya için dua edeceğim.
Yetimler için dua edeceğim.
Evsizler için…
Yurdundan edilmişler için…
Hastalar için…
Yaşlılar için…
Yalnızlar için…
Kalbi kırılmış ama kimseye anlatamamış insanlar için…
Geceleri sessizce ağlayanlar için…
Gündüzleri gülümseyip geceleri parçalananlar için…
Ve diyeceğim ki:
“Allah’ım…
Kimsenin acısını görünmez bırakma.
Kimsenin feryadını cevapsız bırakma.
Kimsenin yalnızlığını sahipsiz bırakma.
Bir kapı kapandığında,
ona başka bir kapı aç.
Bir umut söndüğünde,
kalbine yeniden ışık bırak.
Bir insan düştüğünde,
onu kaldıracak başka bir insan çıkar karşısına.”
Sonra kendi nefsim için de dua edeceğim.
Çünkü anlayacağım ki
insanlığı kurtarmaktan önce,
insanın kendi içindeki karanlığı yenmesi gerekir.
Kendi öfkeme karşı dua edeceğim.
Kendi korkularıma karşı…
Kendi zaaflarıma karşı…
Kendi kibirime karşı…
Ve diyeceğim:
“Ey Rabbim…
Beni kendime bırakma.
Çünkü insan bazen dünyayı düzeltmeye çalışırken
kendi kalbini unutur.
Beni kendi nefsimin esiri etme.
Beni zulmedenlerden değil,
zulmü durduranlardan eyle.
Beni kıranlardan değil,
kırılanları onaranlardan eyle.
Beni nefret büyütenlerden değil,
merhamet çoğaltanlardan eyle.”
Ve sonra bütün insanlık için tek bir dua edeceğim:
Barış.
Sadece savaşların bitmesini değil…
Kalplerdeki savaşların da bitmesini isteyeceğim.
Bir kardeşin kardeşine düşman olmadığı,
bir insanın diğerini inancından,
dilinden,
renginden,
doğduğu topraktan dolayı küçümsemediği,
gücün adaleti ezmediği,
zenginliğin yoksulu görmezden gelmediği,
çocuğun korkmadan uyuyabildiği,
annenin evladını kaybetme korkusuyla yaşamadığı,
insanın insana yeniden güvenebildiği
bir dünya için dua edeceğim.
Çünkü artık bileceğim:
En büyük zafer,
birini yenmek değildir.
En büyük zafer,
acıya rağmen merhametli kalabilmektir.
Karanlığın içinde ışık olabilmektir.
Elinde güç varken affedebilmektir.
Önünde düşman gördüğünde,
onun da bir insan olduğunu hatırlayabilmektir.
Ve bütün bunların sonunda,
ellerimi tekrar Rahman’a açacağım.
Diyeceğim ki:
“Allah’ım…
Dünyanın yükünü hafiflet.
Kalplerimizi yumuşat.
Öfkelerimizi dindir.
Savaşları sona erdir.
Mazlumlara yardım et.
Zalimleri adaletten kaçamaz hale getir.
Depremlerden sonra yıkılanları ayağa kaldır.
Yangınlardan sonra küllerin içinden yeniden hayat çıkar.
Sellerden sonra evlerini kaybedenlere yuva nasip et.
Savaşlardan sonra çocuklara yeniden oyuncak ver.
Ağlayanlara teselli,
yalnızlara dost,
açlara ekmek,
susuzlara su,
korkana güven,
ümitsize umut ver.
Ve bize,
bütün bunları sadece seyretmeyen insanlar olmayı nasip et.”
Sonra gökyüzüne bakacağım.
Belki hiçbir cevap duymayacağım.
Belki gökyüzü yine sessiz kalacak.
Ama ben yine de dua edeceğim.
Çünkü dua,
sadece istediğimiz şeyin gerçekleşmesini beklemek değildir.
Dua,
insanın kendi acizliğini kabul edip
Rahman’ın kapısına yönelmesidir.
Ve ben o kapıdan ayrılmayacağım.
Ne savaşların gürültüsü beni susturacak,
ne yıkımların büyüklüğü beni umutsuzluğa sürükleyecek,
ne insanların birbirine olan nefreti
kalbimdeki merhameti öldürecek.
Çünkü ben artık şunu bileceğim:
Dünya ne kadar karanlık görünürse görünsün,
Rahman’ın rahmeti tükenmez.
İnsan ne kadar düşerse düşsün,
tevbe kapısı kapanmaz.
Kalp ne kadar kırılırsa kırılsın,
yeniden iyileşebilir.
Ve insanlık ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın,
merhamete geri dönebilir.
İşte o yüzden,
son sözümü insanlara değil,
Rahman’a söyleyeceğim.
Ellerimi göğe kaldıracağım.
Başımı eğeceğim.
Ve bütün dünyanın acısını kalbimden geçirerek diyeceğim:
“Allah’ım…
Biz artık senden başka sığınak aramıyoruz.
Bizi birbirimize düşman eden ne varsa kaldır.
Kalplerimize merhamet indir.
Yeryüzüne adalet indir.
Evlerimize huzur indir.
Çocuklarımızın üzerine güven indir.
Mazlumların üzerine yardımını indir.
Ve ne olur Allah’ım…
Bu çağın bütün acılarını rahmetinle kuşat.
Gözyaşlarını sevince çevir.
Korkuyu güvene çevir.
Savaşı barışa çevir.
Nefreti sevgiye çevir.
Yıkıntıları yeniden hayata çevir.
Ve bizi, birbirimizin yarasına merhem olan kullarından eyle.”
Sonra ellerimi yüzüme süreceğim.
Ve ayağa kalkacağım.
Ama bu kez kendimi büyük görerek değil…
Küçüklüğümü bilerek.
Kudretin bende olmadığını,
asıl bir emanet taşıdığımı bilerek…
Ve yıkımın ortasında bile
bir insanın elini tutmanın,
bir çocuğun başını okşamanın,
bir yetime umut vermenin,
bir mazlumun yanında durmanın
dünyadaki en büyük mücadelelerden biri olduğunu bilerek.
Çünkü belki de beklediğimiz değişim,
uzaklardan gelecek bir kurtarıcıyı beklemek değildir.
Belki değişim,
her insanın kendi kalbinde
Rahman’ın merhametine yeniden yer açmasıyla başlayacaktır.
Ve ben…
Bütün dünyanın acısının karşısında,
bütün çaresizliğin ortasında,
bütün yıkımların gölgesinde,
ellerimi bir kez daha Rahman’a açacağım.
Çünkü insanın gücü bittiğinde,
duası başlar.
Ve bazen…
Bir çağın yeniden doğması,
tek bir insanın sessizce ettiği
samimi bir duayla başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder