Bir Anda Sarsılacak Dünya


 Ve sonra…

Hiç kimsenin beklemediği bir anda
yerin derinliklerinden
boğuk bir ses yükselecek.

Önce kimse anlamayacak.

Bir uğultu…

Uzaklardan gelen,
toprağın altında dolaşan
görünmez bir titreşim…

Sonra camlar titremeye başlayacak.

Duvarlar konuşacak.

Kapılar yerlerinden oynayacak.

Ve birkaç saniye içinde
insanın kendisini dünyanın sahibi sandığı
o büyük yanılsama
paramparça olacak.

Çünkü insan,
yerin altında ne kadar büyük bir güç
saklandığını unutmuştu.

Ta ki toprak konuşana kadar…


Bir anda…

Lambalar sönecek.

Şehirlerin ışıkları kaybolacak.

Gökyüzünü aydınlatan
o yapay parıltının yerini
karanlık alacak.

İnsanlar sokaklara savrulacak.

Kimi çocuğunun adını haykıracak.

Kimi annesini arayacak.

Kimi telefona sarılacak.

Kimi olduğu yerde
donup kalacak.

Ve o birkaç dakika,
insana bir ömür kadar uzun gelecek.

Çünkü zaman,
korkunun içinde
başka türlü akar.

Bir saniye,
bir asır gibi…

Bir nefes,
son nefesmiş gibi…


Sonra daha büyük bir sarsıntı gelecek.

Yer,
sanki kendi içindeki bütün öfkeyi
bir anda dışarı bırakmış gibi
hareket edecek.

Binalar titreyecek.

Yollar yarılacak.

Duvarlar çökecek.

Şehirlerin alışılmış düzeni
birkaç dakika içinde
tanınmaz hâle gelecek.

Ama en büyük yıkım
taşlarda olmayacak.

İnsanın zihninde olacak.

Çünkü herkes aynı şeyi anlayacak:

Kontrol bizde değil.

Ne para…

Ne makam…

Ne teknoloji…

Ne güç…

Ne kalabalık…

Hiçbiri,
toprağın altında başlayan
birkaç dakikalık sarsıntının karşısında
insana mutlak güvence veremez.


Ve o anda
ben de ellerimi Rahman’a açacağım.

Bağırmayacağım.

Bütün dünyanın gürültüsünün içinde
sessizce dua edeceğim.

“Ey Rahman…

Bu toprak Senindir.

Bu insanlar Senin kullarındır.

Bizi korkunun içinde
birbirimizden ayırma.

Bize güç ver.

Bize sabır ver.

Bize akıl ver.

Ve enkazın altında kalanlara
yardımını ulaştır.”

Sonra bir dua daha:

“Allah’ım…

Bir anne çocuğunu arıyorsa,
ona güç ver.

Bir çocuk annesini arıyorsa,
ona merhamet et.

Bir baba ailesine ulaşmaya çalışıyorsa,
adımlarını kolaylaştır.

Bir yaşlı yalnız kaldıysa,
karşısına bir el çıkar.

Ve ne olur…

Bu gecenin karanlığında
kimseyi sahipsiz bırakma.”


Şehir susacak.

Saatler önce
binlerce insanın konuştuğu sokaklarda
şimdi yalnızca
uzaklardan gelen sesler duyulacak.

Bir siren…

Bir yardım çağrısı…

Bir ağlama…

Bir köpeğin havlaması…

Sonra yeniden sessizlik…

Ve o sessizlikte
insanlar birbirlerini arayacak.

“Burada mısın?”

“İyi misin?”

“Beni duyuyor musun?”

Bu dört kelime,
o gece dünyanın
en büyük cümleleri olacak:

Beni duyuyor musun?

Çünkü felaket,
insana en temel şeyi hatırlatacak:

Birbirimize ihtiyacımız var.


Ve sonra…

İlk ışıklar görünecek.

Bir telefon feneri…

Bir el feneri…

Bir aracın farı…

Karanlığın içinde
küçücük ışıklar yanacak.

Bir…

İki…

On…

Yüz…

Bin…

Ve şehir,
karanlığın içinden
yavaş yavaş ışık toplamaya başlayacak.

İnsanlar enkazların başında
bekleyecek.

Saatlerce…

Belki günlerce…

Kimse “artık olmaz” demeyecek.

Çünkü umut,
bazen mantığın bittiği yerde
nöbet tutmaya devam eder.


Bir yerden
bir ses duyulacak.

Çok zayıf.

Neredeyse duyulmayacak kadar uzak.

Ama biri onu duyacak.

“Burada biri var!”

Ve herkes susacak.

Kulaklar taşlara çevrilecek.

Nefesler tutulacak.

Bir ses daha…

Sonra bir el…

Bir hareket…

Ve insanlar
o taşların başında
ağlamaya başlayacak.

Çünkü bazen
bir insanın hayatta olduğunu öğrenmek,
bir şehrin yeniden doğuşu gibidir.


O anda
yeniden dua edeceğim.

“Allah’ım…

Bize bu hayatın kıymetini
felaket gelmeden anlayabilmeyi nasip et.

Birbirimize sarılmak için
yıkılmayı beklemeyelim.

Birbirimizi sevmek için
kaybetmeyi beklemeyelim.

Birbirimizin kıymetini
son nefeste değil,
ilk nefeste bilelim.”


Günler geçecek.

Yıkıntılar arasında
yardım ekipleri çalışacak.

İnsanlar su taşıyacak.

Ekmek dağıtacak.

Battaniye verecek.

Çadır kuracak.

Doktorlar sabahlayacak.

Gönüllüler yorulacak.

Ama kimse
tam anlamıyla vazgeçmeyecek.

Çünkü dünyanın bütün çılgınlığının
ortasında
insanlığın başka bir yüzü ortaya çıkacak.

Sessiz yüzü.

Gösterişsiz yüzü.

Kendini reklam etmeyen yüzü.

Bir yabancının,
başka bir yabancı için
taş taşıdığı yüz…

Bir kadının,
tanımadığı bir çocuğa
kendi çocuğu gibi sarıldığı yüz…

Bir gencin,
sabahlamaktan gözleri kan çanağına dönse bile
yardım etmeye devam ettiği yüz…

İşte o zaman anlayacağız:

Dünya yıkılabilir.

Ama insanlık,
isterse yıkıntıların arasında
yeniden ayağa kalkabilir.


Ve günün birinde
şehirlerin üzerine
ilk sakinlik çökecek.

Toz azalacak.

Sirenler seyrekleşecek.

Yardımlar düzenlenecek.

İnsanlar
kaybettiklerini saymaya başlayacak.

İsimler okunacak.

Fotoğraflar duvarlara asılacak.

Bazı kapılar
bir daha hiç açılmayacak.

Bazı telefonlar
bir daha hiç çalmayacak.

Bazı sofralarda
bir sandalye boş kalacak.

Ve işte
felaketin en ağır yüzü
o zaman ortaya çıkacak.

Sessizlik.

Çünkü insan,
ilk anda hayatta kalmaya çalışır.

Sonra kaybettiklerini
anlamaya başlar.


Ben o gün
ellerimi yine Rahman’a açacağım.

Ama bu kez
kelimeler boğazımda düğümlenecek.

“Allah’ım…

Gidenlere rahmet et.

Kalanlara sabır ver.

Yıkılanlara yeniden yuva ver.

Yalnız kalanlara dost ver.

Yetim kalanlara merhamet ver.

Ve bize
kaybettiklerimizi unutmayı değil,
onları güzel hatırlamayı nasip et.”

Sonra uzun süre susacağım.

Çünkü bazı acıların
cevabı yoktur.

Bazı kayıpların
yerine hiçbir şey konulamaz.

Ama insan yine de
yaşamaya devam eder.

Çünkü yaşamak,
bazen kaybettiklerinin hatırasını
omuzlarında taşımaktır.


Ve şehir yeniden kurulacak.

Ama eskisi gibi olmayacak.

Yeni binalar yükselecek.

Yeni yollar açılacak.

Yeni hayatlar başlayacak.

Fakat toprağın altında
bir hafıza kalacak.

İnsanlar artık
zemine daha dikkatli bakacak.

Duvarlara daha dikkatli bakacak.

Birbirlerine daha dikkatli bakacak.

Çünkü ölüm,
bir kez kapıyı çaldığında
insan hayatın ne kadar kırılgan olduğunu
unutamayacak.


Ve ben,
o büyük sarsıntının ardından
tek bir şey söyleyeceğim:

“Bundan sonra
birbirimize daha sıkı tutunalım.”

Çünkü hiçbir şehir
sadece betonla ayakta durmaz.

Bir şehir,
insanlarının birbirine olan güveniyle ayakta durur.

Bir millet,
sadece sınırlarla var olmaz.

Vicdanla var olur.

Bir insan,
sadece nefes aldığı için yaşamış sayılmaz.

Bir başkasının hayatına
iyilik bıraktığında gerçekten yaşamış olur.


Gece yeniden gelecek.

Bu kez
şehir daha sessiz olacak.

Ben bir enkazın kenarında
gökyüzüne bakacağım.

Yıldızlar yine orada olacak.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi…

Ve içimden geçecek:

“Dünya ne kadar büyük görünürse görünsün,
insanın ömrü ne kadar uzun sanılırsa sanılsın,
her şey bir emanettir.”

Sonra diz çökeceğim.

Ellerimi göğe kaldıracağım.

Ve diyeceğim:

“Ey Rahman…

Bizi depremden önce
tedbir alanlardan,

depremden sonra
birbirine sarılanlardan,

hayatın her gününde
birbirinin kıymetini bilenlerden eyle.

Bize bilimin ışığını,
aklın tedbirini,
vicdanın merhametini
ve Senin huzurunu birlikte nasip et.

Bizi felaketleri bekleyenlerden değil,
hayata hazırlananlardan eyle.

Ve eğer yeniden sarsılacaksak,
kalplerimizi birbirimizden ayırma.”

Sonra ayağa kalkacağım.

Etrafımda hâlâ
yıkılmış duvarlar olacak.

Ama artık yalnızca yıkıntıya bakmayacağım.

Bir insanın elini göreceğim.

Bir çocuğun gözünü…

Bir annenin sabrını…

Bir gönüllünün yorgunluğunu…

Bir doktorun uykusuzluğunu…

Bir yabancının yardımını…

Ve anlayacağım:

Toprak sarsıldığında
insan neye sahip olduğunu değil,
kim olduğunu gösterir.

Ve o gece,
dünyanın bütün gürültüsüne rağmen
tek bir ses kalacak:

Dua.

Çünkü bazen insanın
elinden hiçbir şey gelmediği anda bile
kalbinden bir şey gelir.

Göğe yükselir.

Sessizce…

Derinden…

Ve belki de
en karanlık gecede bile
Rahman’a ulaşan
en saf şey olur:

Bir insanın,
başka bir insan için ettiği dua.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kör bir adama ışığın güzelliğini anlatamazsın; ona önce gözlerini açacak bir merhem gerekir."

Dörtyol’un Asi Oğlu Deliçay’ı Sakinleştirme ve Afetten Korunma Duası

Veri Güvenliğinin Kilit Taşları: MySQL Veritabanını Güvende Tutmanın Kurumsal ve Teknik Yolları