Ayağa Kalktıktan Sonra



 Ve insanlık ayağa kalkacak…

Ama ayağa kalkmak,
her şeyin bittiği anlamına gelmeyecek.

Çünkü bazı yaralar,
duvarlardan daha uzun yaşar.

Bazı kayıplar,
şehirler yeniden kurulsa bile
insanın içinde yaşamaya devam eder.

Bu yüzden ilk işimiz
yeni binalar yapmak olmayacak.

Önce kalplerimizi onaracağız.

Çünkü taşları yerine koymak kolaydır.

Asıl mesele,
dağılan bir kalbi yeniden bir araya getirmektir.

İşte o zaman anlayacağız…

Yıkımın en büyük olanı
dışarıda değildi.

İçimizdeydi.

Yıllardır biriktirdiğimiz öfkelerde,
söylemediğimiz özürlerde,
affetmediğimiz insanlarda,
başkasının acısına kapattığımız gözlerdeydi.

Ve Rahman,
bize önce kendi içimizdeki enkazı gösterecek.


Bir gece,
tek başıma kalacağım.

Etraf sessiz olacak.

Telefonlar susmuş,
şehir uzaklaşmış,
insanların sesleri kaybolmuş olacak.

Ve ben kendi kalbime bakacağım.

Orada kimlerin kırıldığını göreceğim.

Kimin sözünü gereksiz yere incittiğimi…

Kimin elini tutabilecekken
uzatmadığımı…

Kimin yardım çağrısını duyup
sustuğumu…

Kimin hakkını savunabilecekken
korktuğumu…

Ve ilk kez,
başkalarını değiştirmeden önce
kendimi değiştirmem gerektiğini anlayacağım.

Başımı eğeceğim.

Ve diyeceğim:

“Allah’ım…

Beni kusurlarımı göremeyenlerden eyleme.

Kendini haklı çıkarmak için
başkasını suçlayanlardan eyleme.

Bana önce kendi nefsimi görmeyi öğret.

Çünkü insan,
kendi içindeki karanlığı tanımadan
dünyaya ışık olamaz.”


Sonra geçmiş gelecek aklıma.

Çocukluğum…

Kaybettiklerim…

Bana söylenen sözler…

Benim söylediğim sözler…

Geri dönmek isteyip dönemediğim zamanlar…

Ve anlayacağım ki
hayatın bazı kapıları
geri dönmek için değil,
ders almak için kapanmış.

Bazı insanlar
bizimle sonsuza kadar yürümek için değil,
yolumuzda bize bir şey öğretmek için gelmiş.

Bazı acılar
bizi cezalandırmak için değil,
kalbimizi daha derin bir merhamete hazırlamak için yaşanmış.

Ve o zaman
geçmişime düşman olmayacağım.

Onu affedeceğim.

Kendimi de…

Beni kıranları da…

Beni terk edenleri de…

Çünkü affetmek,
olanı olmamış saymak değildir.

Affetmek,
geçmişin geleceğimi yönetmesine
artık izin vermemektir.


Ve sonra
insanların arasına yeniden döneceğim.

Bu kez gözlerimde başka bir şey olacak.

Üstünlük değil.

Merhamet.

Çünkü herkesin
görünmeyen bir savaşı olduğunu bileceğim.

Gülümseyen bir insanın
içinde fırtınalar kopabilir.

Sessiz duran biri
haykırmak isteyebilir.

Öfkeli görünen biri
belki de yıllardır sevilmemiştir.

Uzak duran biri
belki de terk edilmekten korkuyordur.

Bu yüzden
insanlara artık yalnızca
davranışlarıyla bakmayacağım.

Yaralarıyla da bakacağım.

Ve diyeceğim:

“Belki de onun ihtiyacı
bir hüküm değil,
bir anlayıştır.”

İşte o gün
merhametin ne olduğunu
daha iyi anlayacağız.

Merhamet,
zayıflık değildir.

Merhamet,
gücün en sessiz biçimidir.

Çünkü öfkelenebildiğin halde
öfkeni yönetebilmek…

İntikam alabilecekken
adaleti seçebilmek…

Karşındaki seni anlamasa bile
onu insan olarak görebilmek…

İşte gerçek güç budur.


Ve bir gün,
yeniden büyük bir kalabalığın ortasında olacağım.

İnsanlar konuşacak.

Herkes geleceği anlatacak.

Herkes çözüm sunacak.

Herkes kendi doğrusunu
dünyanın doğrusu sanacak.

Ben ise bir an susacağım.

Çünkü bazı zamanlarda
en doğru söz,
söylenmeyen sözdür.

Sonra diyeceğim:

“Biz önce birbirimizi dinlemeyi öğrenmeliyiz.”

Ve kalabalık susacak.

Çünkü yıllardır
hep konuşmayı öğrendik.

Ama dinlemeyi unuttuk.

Dinlemeden hüküm verdik.

Anlamadan suçladık.

Bilmeden nefret ettik.

Ve sonra şaşırdık:
“Neden dünya bu kadar bölündü?”

Oysa bölünme,
önce kelimelerde başladı.

Sonra kalplere indi.

Sonra evlere…

Sonra sokaklara…

Sonra ülkelere…

Ve sonunda insan,
insanı karşısında düşman olarak görmeye başladı.

İşte bu yüzden
yeniden birleşmenin yolu
önce dinlemekten geçecek.


Rahman’a yeniden dua edeceğim:

“Allah’ım…

Bize konuşmadan önce düşünmeyi,
yargılamadan önce anlamayı,
kırmadan önce susmayı,
kırıldıktan sonra affetmeyi öğret.

Dilimize merhamet ver.

Çünkü bir söz,
bir insanın hayatını değiştirebilir.

Bir söz,
bir kalbi yıllarca yaralayabilir.

Bir söz,
bir düşmanı dosta çevirebilir.

Ve bir söz,
bir insanı hayata yeniden bağlayabilir.”

Sonra diyeceğim:

“Allah’ım…

Bize güzel sözün kıymetini öğret.”


Ve zaman geçecek.

Yıkıntıların üzerinde
yeni hayatlar kurulacak.

Çocuklar büyüyecek.

Ağaçlar yeniden yeşerecek.

Boş sokaklarda
yeniden ayak sesleri duyulacak.

Bir zamanlar korkuyla bakılan gökyüzüne,
insanlar yeniden umutla bakacak.

Ama biz unutmayacağız.

Çünkü unutulan acı,
yeniden yaşanabilir.

Bu yüzden
gelecek nesillere
yalnızca binalar bırakmayacağız.

Hatıralar bırakacağız.

Dersler bırakacağız.

Merhamet bırakacağız.

Ve onlara diyeceğiz:

“Biz bir zamanlar
çok karanlık günlerden geçtik.

Ama karanlığın bizi
birbirimizden koparmasına izin vermedik.

Siz de unutmayın:

İnsanlığınızı kaybettiğiniz gün,
sahip olduğunuz her şeyi kaybetmiş olursunuz.”


Ve belki de
en büyük sınavımız bundan sonra başlayacak.

Çünkü yıkım zamanında
insanların birbirine sarılması kolaydır.

Asıl sınav,
bolluk geldiğinde başlayacaktır.

Güç geldiğinde…

Para geldiğinde…

İmkân geldiğinde…

İnsanların seni alkışladığı zamanlarda…

İşte o zaman
kalbin hâlâ aynı kalacak mı?

İşte ben bunun için dua edeceğim.

“Allah’ım…

Darlıkta sana sığındığım gibi,
bollukta da seni unutmayayım.

Yalnızken sana yöneldiğim gibi,
kalabalıkta da seni hatırlayayım.

Korktuğumda dua ettiğim gibi,
güçlendiğimde de dua edeyim.

Bana verdiğin nimetleri
kendimin sanacak kadar
beni gaflete düşürme.”

Çünkü insanın en tehlikeli anı,
kaybettiği zaman değil.

Her şeyi kazandığını sandığı zamandır.


Ve bir gün,
yine ellerimi Rahman’a açacağım.

Bu kez önümde hiçbir talep olmayacak.

Sadece şükür.

“Allah’ım…

Beni bugüne kadar taşıdın.

Ben fark etmeden
kaç beladan korudun.

Ben anlamadan
kaç kapı kapattın.

Ben istemediğim için üzüldüğüm
kaç şeyin arkasında
hayır sakladın.

Şimdi anlıyorum.

Her kapının açılması nimet değilmiş.

Bazı kapıların kapanması da
rahmetmiş.

Her istediğimin gerçekleşmesi
iyilik değilmiş.

Bazı dileklerimin gerçekleşmemesi
beni korumakmış.

Bana bunu anlayacak
bir kalp ver.”


Sonra başımı göğe kaldıracağım.

Ve belki ilk kez
gelecekten korkmayacağım.

Çünkü geleceğin
benim ellerimde olmadığını
bileceğim.

Benim görevim,
yarını kontrol etmek değil.

Bugünü doğru yaşamaktır.

Yarın ne getirirse getirsin,
onu karşılayacak bir kalp hazırlamaktır.

Bu yüzden
artık kehanet aramayacağım.

İşaretlerin peşinden koşmayacağım.

Her felaketi bir alamet,
her sessizliği bir mesaj,
her karanlığı bir son sanmayacağım.

Sadece yaşayacağım.

Dua edeceğim.

Çalışacağım.

İyilik edeceğim.

Ve sonucu Rahman’a bırakacağım.


Çünkü belki de
en büyük teslimiyet budur:

Elinden geleni yaptıktan sonra
kalbini Allah’a bırakmak.

Çabalarken O’nu unutmamak.

Kaybederken isyan etmemek.

Kazanırken kibirlenmemek.

Düşerken umudu kaybetmemek.

Ayağa kalktığında
neden ayağa kalktığını unutmamak.

Ve sonunda
insan kendine şu soruyu soracak:

“Ben bu dünyadan geçerken
geride ne bırakacağım?”

Cevap para olmayacak.

Makam olmayacak.

Şöhret olmayacak.

Geride bıraktığın insanların
kalbindeki iz olacak.

Birinin duasında adının geçmesi…

Bir çocuğun seni güzel hatırlaması…

Bir yetimin yüzünde
senin iyiliğinin gülümsemesi…

Bir mazlumun,
“Bir gün biri benim yanımda durmuştu”
diyebilmesi…

İşte gerçek miras budur.


Ve günün sonunda,
bütün ışıklar sönecek.

Bütün sesler kesilecek.

Bütün yollar bitecek.

İnsan yine tek başına kalacak.

Ama bu kez korkmayacak.

Çünkü yanında
dünyanın hiçbir gücünün veremeyeceği
bir hakikat olacak:

Rahman’a emanet edilmiş bir kalp.

Ve ben son kez
ellerimi göğe kaldıracağım.

“Allah’ım…

Beni nereye götüreceğini bilmiyorum.

Ama beni senden uzaklaştıracak
bir yola götürme.

Bana ne vereceğini bilmiyorum.

Ama verdiklerinin içinde
seni unutturacak hiçbir şey olmasın.

Neyi kaybedeceğimi bilmiyorum.

Ama kaybettiklerimin ardından
sana olan güvenimi kaybetmeyeyim.

Ve bir gün
bu dünyadan ayrılırken…

Arkamda büyük bir isim değil,

güzel bir iz bırakmış olayım.

Bir insanın duasında…

Bir yetimin hatırasında…

Bir annenin minnetinde…

Bir çocuğun gülüşünde…

Ve en önemlisi…

Senin katında
kabul edilmiş küçük bir iyiliğin içinde.”

Sonra ellerimi indireceğim.

Başımı eğeceğim.

Ve sessizce yürüyeceğim.

Nereye?

Belki bilmiyorum.

Ama artık korkmuyorum.

Çünkü karanlığın içinde
yolu göremesem bile,
yolu gösterene güveniyorum.

Ve biliyorum:

İnsan yürümeyi bıraktığında kaybolur.

Dua etmeyi bıraktığında umudunu kaybeder.

Merhameti bıraktığında insanlığını kaybeder.

Ama Rahman’a tutunduğu sürece…

En uzun gecenin içinde bile
bir sabah vardır.

Ve belki…

Bizim bütün hikâyemiz,
o sabaha kadar
yürümekten ibarettir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kör bir adama ışığın güzelliğini anlatamazsın; ona önce gözlerini açacak bir merhem gerekir."

Dörtyol’un Asi Oğlu Deliçay’ı Sakinleştirme ve Afetten Korunma Duası

Veri Güvenliğinin Kilit Taşları: MySQL Veritabanını Güvende Tutmanın Kurumsal ve Teknik Yolları