Bir İftiranın Gölgesinde Yıkılan Hayatlar: Zan, Tahkik ve Kul Hakkının Ağır Bedeli
Aziz cemaat, değerli kardeşlerim! İnsanlık âleminde, beşerî münasebetlerin sağlam temeller üzerine bina edilmesi, huzur ve adaletin tesisinde büyük bir öneme sahiptir. Bu temellerin başında ise, karşılıklı güven, hüsn-ü zan besleme ve hakikati tahkik etme sorumluluğu gelmektedir. Ne yazık ki, acelecilik, yüzeysel bakış açısı ve su-i zan ile hareket etmek, çoğu zaman telafisi imkânsız yaralara yol açmakta, hayatları altüst etmektedir. Nitekim, bizlere ibret dolu bir ders veren, yaşanan acı bir kıssa, bu hakikati yüreğimize dokunarak bir kez daha hatırlatmaktadır.
Yaklaşık yirmi yıl öncesinde yaşanan bu elim hadise, aslında her birimizin hayatında dikkat etmesi gereken büyük bir dersi barındırır. Mahalleli tarafından derin bir sevgi ve saygıyla anılan, güvenilir bir zat olan Şeyh Hadi Efendi'nin imamlık yaptığı camide cereyan eden olaylar zinciri, küçük bir yanlış anlamanın ve tahkiksizliğin bir insanın bütün hayatını nasıl derinden sarsabileceğini gözler önüne sermektedir.
Kıssanın başlangıcı, bir akşam namazı öncesinde, camiye erken giden bir müminin abdesthanede Şeyh Hadi Efendi'yi abdest almadan çıktığını zannetmesiyle başlar. Camiye abdest almadan yöneldiğini görünce de bu durum, şaşkınlık ve merak uyandırır. Oysa, bu anlık gözlem, hakikatin tamamını yansıtmaktan çok uzaktır. Gözlemleyen kişi, aceleci bir tavırla, senelerdir ahbaplık ettiği Hacı Ali Efendi'ye şahit olduklarını anlatır. Hacı Ali Efendi de, Şeyh Hadi'ye duyduğu tam güvenden midir bilinmez, bu habere şaşkınlıkla inanır ve "Madem hoca abdestsiz kıldırıyor, biz de münferit kılarız" diyerek bir kanaat belirtir.
İşte tam da bu noktada, İslâm ahlakının en temel prensiplerinden biri olan "tahkik" (araştırma, doğrulama) ilkesi ihmal edilmiştir. Kur'an-ı Kerim, Hucurât Suresi'nin 6. ayetinde bizlere şu ilahî emri vermektedir: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın ki, bilmeyerek bir topluluğa kötülük edip sonra yaptığınıza pişman olmayasınız." Bu ayet-i kerime, bilhassa bir müminin şerefine, haysiyetine dokunan haberler karşısında ne denli titiz olunması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Ne var ki, bu ilahî emre riayet edilmemiş, hakikatin perdesi aralanmadan hızla bir hükme varılmıştır. "Ben ve arkadaşlarım Şeyh Hadi'nin abdestsiz namaz kıldırdığını herkese anlattık" ifadesi, bir dedikodu fırtınasının nasıl felaketlere yol açabileceğinin hazin bir itirafıdır. Cemaat dağılmış, Şeyh Hadi Efendi'nin itibarı sarsılmış, dahası ailesi parçalanmış, eşi onu terk etmiş, çocukları dışlamış ve o mübarek zat, imamlığı bırakarak şehri terk etmek zorunda kalmıştır. En acısı da, "aslında müslüman olmadığı, casusluk yaptığı, ecnebi olduğu" gibi korkunç iftiraların dahi arkasından söylenmesidir. Bu, sadece bir şahsın itibarını değil, aynı zamanda müminler arasındaki uhuvvet bağını da kökünden yıkan büyük bir zulümdür.
Kıssanın en dokunaklı kısmı ise, olayı gözlemleyen kişinin iki sene sonra yaşadığı benzer bir durumla hakikate uyanmasıdır. Umre dönüşü rahatsızlanıp iğne vurduran mümin, iğne yerinin kanayıp kanamadığını kontrol etmek üzere tuvalete girdiğinde, birden aklına Şeyh Hadi Efendi gelir. O an, bütün dünya başına yıkılır gibi olur. "Yoksa Şeyh Hadi de benim gibi iğne yerini yıkamak için mi tuvalete girmişti... yani adamcağız abdestli miydi?" sorusu, yüreğinde bir şimşek gibi çakar. Bu an, vicdan azabının en keskin haliyle yüzleşme anıdır.
Ertesi gün, Hacı Ahmed isminde bir ıtırcıdan alınan haberle hakikat tamamen gün yüzüne çıkar. Şeyh Hadi Efendi, yaptırdığı iğnenin yerini yıkamak için tuvalete girmiş, abdesti bozulmamıştı. O, sadece dinin gerektirdiği temizliğe riayet ediyordu. Ama insanlar, sormadan, araştırmadan, tahkik etmeden bir iftiraya kanmış, bir insanın hayatını paramparça etmişlerdi. Şeyh Hadi Efendi'nin "Bana hiç sormadan abdestsiz namaz kıldırıyor diye iftira ettiler, cemaat de buna kanıp beni dışladılar" sözleri, kul hakkının ne denli ağır bir yük olduğunu derinden hissettirmektedir.
Bu kıssa, bizlere pek çok önemli ders vermektedir:
Zandan Kaçınmak: İslâm, müminler arasında hüsn-ü zan beslemeyi, yani iyi niyetli olmayı emreder. Su-i zandan, yani kötü zandan şiddetle sakındırır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, "Zandan sakınınız. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır," buyurmuştur. Gördüğümüz ya da duyduğumuz bir olayın ardındaki sebebi araştırmadan peşin hüküm vermek, büyük bir vebaldir.
Tahkikin Önemi: Bir haberin, özellikle de bir müminin şeref ve haysiyetini ilgilendiren bir bilginin doğruluğunu araştırmadan inanmak ve yaymak haramdır. Hakikati bilmek için, bizzat o şahısla konuşup meseleyi açıklığa kavuşturmak, İslâm ahlakının gereğidir.
İftiranın Tehlikesi: İftira, yani birine yapmadığı bir şeyi isnat etmek, İslâm'da en büyük günahlardandır. Kul hakkı kategorisine giren iftira, dünyada ve ahirette ağır sonuçları olan bir zulümdür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) iftirayı, "Müflis kimdir bilir misiniz?" diye sorup ardından malı mülkü olmayanı değil, yaptığı ibadetlerle ahirete gelip de insanlara zulmetmiş, haklarına girmiş olanı kastettiği hadiste net bir şekilde vurgulamıştır.
Kul Hakkının Ağırlığı: Bir müminin haysiyetiyle oynamak, itibarını zedelemek, ailevi ve sosyal hayatına zarar vermek, kul hakkıdır. Kul hakkı, Allah Teala'nın affetmeyeceği, ancak kulun affı ile ortadan kalkacak bir borçtur. Şeyh Hadi Efendi'yi arayıp helalleşememek, kıssayı anlatan kişinin yaşadığı ve yıllarca süren acının en büyük kaynağıdır.
Aziz müminler! Unutmayalım ki, insan şerefi dokunulmazdır. Bir kelime, bir ima, bir tahkiksiz hüküm, bir ömrü yok edebilir. Bu nedenle, sözlerimize, zanlarımıza ve hükümlerimize son derece dikkat etmeli, her zaman tahkiki ve hüsn-ü zannı ön planda tutmalıyız. Rabbimiz, bizleri iftiradan, su-i zandan ve kul hakkına girmekten muhafaza eylesin. Şeyh Hadi Efendi gibi nice mazlumların ahını almaktan bizleri korusun ve geçmiş hatalarımız için samimi bir tevbe ile O'na yönelmeyi nasip etsin.
Vesselam. Selam ve Duâ ile!
Yorumlar
Yorum Gönder