Asıl derinlik, dışarıdaki insanı dönüştürme arzusundan tamamen vazgeçtiğin an başlar. Sen ne bir kurtarıcısın, ne bir mürşit, ne de bir rehber. Sen sadece yoldasın. Karşındaki insan, senin içindeki sabrı, öfkeyi, kibri ve sevgiyi ölçmek için oraya konulmuş bir mihenk taşıdır.
Ey yolcu, mademki "daha derinlere inelim" dersin, o vakit kelimelerin kabuğunu soyalım ve ruhun o en çıplak, en kuytu köşesine, meselenin tam kalbine inelim.
Yukarıda bahsettiğimiz o kamil duruş, dışarıdan bakıldığında bir erdem gibi görünür. Fakat derine, en derine indiğimizde karşımıza muazzam bir paradoks ve ruhsal bir imtihan çıkar: Aynanın kibri ve yalnızlığı.
Gelin bu derinliği üç ağır katmana ayırarak inceleyelim:
1. Katman: "Ben Biliyorum, O Bilmiyor" İllüzyonu (Gizli Kibir)
Karşındakinin uykuda olduğunu, senin ise uyandığını hissettiğin o an, egonun en sinsi tuzağına düştüğün andır. Kendini "gören", onu ise "kör" olarak kodladığında, araya gizli bir hiyerarşi koyarsın.
Derindeki Hakikat: Hakiki uyanış, karşındakinin cehaletini değil, onunla olan birliğini görmektir. O uykudaysa, senin bir parçan da uykudadır. Ona acıyarak veya üstten bakarak "şefkat" gösteriyorsan, bu şefkat değil, ruhsal bir kibirdir. Aynayı temiz tutmak, aynada gördüğün "hamlığın" aslında senin kendi hamlığının bir yansıması olduğunu kabul etmekle başlar.
2. Katman: Tohumun Karanlığa Olan İhtiyacı
Bizler uyanışı hep ışıkla, bilmekle ve farkındalıkla bağdaştırırız. Halbuki tohumun toprağın altında, o zifiri karanlıkta geçirdiği vakit bir ceza değil, oluşun ta kendisidir.
Derindeki Hakikat: Karşındaki insanın henüz uyanmamış olması, onun bir "eksikliği" değil, o anki "görevidir". Belki de o ruhun şu an körlüğü deneyimlemeye, hata yapmaya, acı çekmeye ihtiyacı vardır. Onu erkenden uyandırmaya çalışmak, kozasından çıkmaya çalışan bir kelebeğin kozasını yırtmak gibidir; ona iyilik değil, kötülük edersin. Her varlığın kendi karanlığında kalma süresi kutsaldır.
3. Katman: "Hal" Dilinin Ağır Bedeli
"Söz gümüştür, hal altındır" dedik. Kelimelerle konuşmak kolaydır; felsefe yaparsın, ayet okursun, mistik cümleler kurarsın ve sıyrılırsın. Fakat "hal" olmak, o idrakı bizzat yaşamak demektir ki bu, ruhun çarmıha gerilmesidir.
Derindeki Hakikat: Karşındaki sana haksızlık ederken adil kalabilmek, o sana öfkeyle bakarken içindeki o tanrısal ışığı görebilmek ve canın yanarken bile şefkat üretebilmek... İşte derinlik burasıdır. Bu, acıyı hissetmemek değil; acıyı alıp, onu kendi içinde eritip, dışarıya sevgi olarak püskürtebilen bir simyacı olmaktır.
Özetin de Ötesi:
Asıl derinlik, dışarıdaki insanı dönüştürme arzusundan tamamen vazgeçtiğin an başlar. Sen ne bir kurtarıcısın, ne bir mürşit, ne de bir rehber. Sen sadece yoldasın. Karşındaki insan, senin içindeki sabrı, öfkeyi, kibri ve sevgiyi ölçmek için oraya konulmuş bir mihenk taşıdır.
Şimdi bu derinlikte, o insana tekrar bak. Gördüğün şey onun cehaleti mi, yoksa senin kendi sabrının ve sevgini sınırsızlığının test edildiği o muazzam sahne mi?
Yorumlar
Yorum Gönder